İki kişi arasında vuku bulan en küçük bir kavgada üçüncü kişiye düşen görev, öncelikle bu kavgayı durdurmaktır. Daha büyük kitleler arasında oluyorsa bunun adına ateşkesi sağlamak denir. Ama bu iş kavganın sona ermesi veya ateşkesin sağlanmasıyla bitmez.
Gelin bunu ve bundan sonrasını Kur’an’dan görelim:
“Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekisine karşı haddi aşarsa, Allah`ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer Allah`ın emrine dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve onlara adaletli davranın. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.'
'Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah`a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin!' (Hucurat 9,10)
Hepimizin çok iyi bildiği bu ayet-i kerimelerde dikkatimizden kaçmaması gereken bazı noktalar var: Her şeyden önce 'birbirleriyle savaşan müminler' deniliyor, bundan dolayı böyle büyük bir günah işliyor olsalar da taraflardan biri veya ikisi tekfir edilmiyor, kafir sayılmıyor, bu husus asla unutulmamalıdır.
İkincisi, Rabbimiz burada üçüncü şahısları muhatap almaktadır, birbirleriyle savaşan, birbirleriyle kavga etmekte olan toplulukları muhatap almamakta, onlara bir şey söylememektedir.
Çünkü gözlerini öfke bürümüş, hiç kimseyi görmeyen ve duymayan insanlardan o an için bir şey istenilmez, onlara söz söylenilmez, onlara kolay kolay bir şey anlatılmaz.
Aslında Allah Teala onlara hitap etmemekle aynı zamanda onlara merhamet etmektedir, onları 'Allah`ın emrini yerine getirmeyen kişiler' konumuna düşürmemektedir.
Rabbimiz yarattığı kullarını çok iyi bildiğinden ve merhametindendir ki, bu noktada üçüncü şahısları muhatap almakta ve onları devreye sokmaktadır.
Özellikle dilimizden düşürmediğimiz 'innemel müminûne ihvetün' ayet-i celilesinde muhatap üçüncü şahıslardır. Müminlerin ancak birbirleriyle kardeş oldukları, o halde onların aralarının bulunması, bu hususta Allah`tan korkulması gerektiği üçüncü şahıslara söylenmektedir.
Belki birilerimiz, hemen mazlumun yanında yer almak ve zalime karşı savaşmak görevini yerine getirmeliyiz diyecektir. Gücümüz yetiyorsa, zalim ve mazlum da net bir şekilde orta yerdeyse elbette bunu yapacağız.
Fakat birbirlerini pervasızca katletmekte olan Müslümanların aralarını bulup ıslah etme görevi üçüncü şahısların omuzlarında ağır bir yük olarak durmaktadır. Yani öncelikli üçüncü şahısların görevi sulhtur.
Asıl olan barıştan, ateşkesten sonrasıdır.
İlk etapta kavgayı sona erdirmek, akan kanı durdurmak elbette çok önemlidir ama asıl mesele bundan sonra başlamakta, asıl mesele taraflar arasında adaleti sağlamaktır. İki kişi arasında çıkan kavgayı durdurduktan sonra eğer bunlardan birisi zarar görmüşse, yaralanmışsa, en basitinden gözlüğü veya telefonu kırılmışsa bunlar tazmin edilmelidir. Bu iş daha büyük boyutlardaysa, can kayıplarıyla, yıkımla neticelenmişse ateşkesle yetinmek mümkün müdür? Bunun anlamı; bu savaş bu kavga bitmemiştir, en kısa zamanda tekrar başlayacak demektir.
Kırılan kol hiçbir tedavi yapılmadan, kemikler ustaca yerli yerine oturtulmadan üzeri sarılırsa kemikler yanlış kaynayacaktır, derin bir bıçak darbesi sadece sargı beziyle kapatılırsa sonunda kangren olacaktır. Adaletle tamamlanmayan bir barış ve bir ateşkes de hiçbir anlam ifade etmez.
Gelelim üçüncü şahısların kim olduğuna. Bu görevi kimlerin başarabileceğine. Özellikle Rabbimizin, “aralarını bulun, ıslah edin, haksızlıkta direnen taraf hak çizgiye gelinceye kadar onlarla savaşın” buyurduğu muhatabın kim olduğu hemen anlaşılıyor öyle değil mi? Bu İslam devletidir, Müslümanların ortak gücüdür. Böylesine büyük ve önemli bir görevi İslam Devletinden başka kim yerine getirebilir?
Başka bir konudur ama aslında Allah (Celle Celaluh) Kur’an-ı Kerim’de çoğu zaman bireylerden ziyade devleti muhatap almakta, bir başka ifadeyle Müslümanları devletleşmiş bir durumda görmek istemektedir. Allah’ın hükümlerini uygulamak bireylerin işi değil Müslüman devletin işidir.
Adaleti uygulamak konusunda bireyler ne yapabilir, yapabilecekleri şeyler sınırlıdır, öğütten nasihatten öteye gidemez. Adaleti yerine getirmek güçlünün kuvvetlinin yani devletin işidir. Daha da önemlisi, Müslümanlar devlet olduğunda, güçlerini birleştirip orta yere dikildiğinde içeride hiç kimse haksızlığa teşebbüs edemez. İslam dünyası bugün bunun bedelini ödemektedir, taraflardan her biri kendi hakkını kendisinin alması gerektiği düşüncesiyle çatışmalar uzadıkça uzamaktadır.
Bugün Müslümanlar ideal anlamda bir İslam Devleti, bir Hilafet oluşturamasalar bile en azından güçlerini birleştirerek, kendi aralarında stratejik sözleşmeler imzalayarak bu yolda önemli mesafeler kat edebilirler. O halde Müslüman bireyler yöneticilerini buna zorlamalıdırlar. Adaletin er geç yerini bulacağını bilen insanlar zaten baştan haksızlığa teşebbüs edemezler.
Eğer Müslümanlar kendi aralarında önce kavgalara son verecek ve ardından adaleti sağlayacak duruma gelmiş olsalar, sadece İslam dünyasında değil, yeryüzünün büyük bir bölümünde huzur ve adalet sağlanmış olur. O halde Müslümanlar bunu kendileri için bir ideal yapmalı, çalışmaların nihai hedefi bu olmalıdır.
“Ey iman edenler, sizin bizzat kendinizin, annenizin, babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa, Allah için şahitler olarak adaleti dimdik ayakta tutun. Zengin olsun fakir olsun, Allah iki tarafa da kendilerinden daha yakındır. O halde adaleti sağlamada nefsinizin arzularına uymayın. Yanlı davranırsanız ya da görevden kaçınırsanız bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 135)
Rabbimiz bizi yeryüzünde adaleti ayakta tutmakla görevlendirmiştir. Bizi yeryüzünün şahit ümmeti yapmıştır.