Peygamberimiz, Mekke’de Kureyş’in tüm kapıları sıkı sıkıya kapattığı ve daveti engellemek için bütün güçlerini seferber ettiği zorlu bir süreçle baş başa kalmıştı. Böylesi daralma anlarında ilahi yönlendirmeyle yeni çıkış yolları arayan Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem), Taif dönüşü sonrasında yeni bir yöntemin kaçınılmaz olduğunu görmüştü. Kureyş’in kuşatmasını kırmak, kendisini himaye edecek ve tebliğ önündeki engelleri kaldıracak yeni zeminler arıyordu.
Mekke yakınlarında her yıl hac mevsiminde kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz panayırları bu arayış için eşsiz bir fırsattı. Bunların en büyüğü olan Ukâz’dı. Panayırlar, ticari faaliyetlerin yanı sıra deve yarışları, şairlerin seslendirdiği edebi şiirler ve güreş müsabakalarıyla adeta büyük bir kültürel şölene dönüşürdü.
Kureyş’in önderlik ettiği bu panayırlara Hevazin, Gatafan, Eslem, Benî Haris, Adel, Kare ve Mustalık gibi çevre kabilelerin yanı sıra uzak diyarlardan gelen kervanlar da katılım sağlardı. Gazze ve Busrâ’dan şarap, Suriye’den yağ, üzüm ve silâh, Tâif’ten deri, Yemen’den ise giyecek ve benzeri eşyalar getirilirdi. Kabilelerin önde gelenleri orada buluşur, şairler karşılıklı şiirler okuyarak övünür ve Hz. Ömer’in de katıldığı güreş müsabakaları düzenlenirdi. Hatta İslamiyet’ten önce Kus b. Sâide’nin, Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) de dinlediği ve bir peygamberin geleceğini müjdeleyen ünlü hutbesi yine Ukâz’da okunmuştu.
Arapların haram aylar olarak kabul ettiği Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarında sırasıyla Ukâz, Mecenna ve Zülmecaz panayırları kurulurdu. Dolayısıyla bu panayırlar, ilahi mesajı henüz duymamış kabilelere ulaşmak, onları İslam’a davet etmek ve davanın sesini en uzak beldelere ulaştırmak için mühim bir zemin teşkil ediyordu. Sezon sona erip herkes memleketine döndüğünde, gündemlerinin odağında yine İslam’a davet eden Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yer alıyordu.
Peygamberimiz, Kureyş’in kapılarını kapattığı bir ortamda kendisine kulak verecek alternatif kabilelere ulaşmaya çalışıyordu. Kendisine Allah (Celle Celaluh) tarafından ilahi bir vazife verildiğini, Kureyş’in buna engel olduğunu belirterek, kabul etmeleri halinde bu kutsal görevi kendi aralarında sürdürmek istediğini ifade ediyordu. Daveti kabul edip kendisini himaye edenleri ise Cennet ile müjdeliyordu.
Ancak ilk defa böyle bir çağrıyla karşılaşan kabileler farklı tepkiler veriyorlardı: Kimi kınıyor, kimi tartışmayı kavgaya dönüştürüyor, kimi de karar yetkisini kavmine bırakıyordu. Kaynaklarda zikredilen ve günümüz davetçilerine de ışık tutan bu tepkilerden bazıları şunlardı:
"Bakınız hele! Kavmini bozup dağıtmış olan bir adam bizi ıslah edecek, düzeltecekmiş ha!"
"Sakın ha! Kureyşlilerin genci, sizi dininizden döndürmesin."
“Benim görüşüme göre; bizi davet ettiğin şeyin sonucunu iyice düşünmeden, başı ve sonu olmayan bir mecliste dinimizi terk edip senin dinine uymamız akıllıca olmaz. Arkamızda kalan kavmimizin gıyabında herhangi bir akit yapmayı da uygun bulmuyoruz. Sen de dön git, biz de düşünelim.”
“Senin bizi kabule davet ettiğin bu iş, hükümdarların hoşuna gitmeyebilir.”
Peki, Peygamberimiz insanları tam olarak neye davet ediyordu? Onun bütün davasını özetleyen ve spot niteliği taşıyan o temel cümlesi şuydu: “Ey insanlar! ‘Lâ ilahe illallah’ deyin ve kurtulun.”
O gün Müslüman olmayıp daha sonra İslam’ı seçenlerin rivayetleri bu manzarayı gözler önüne sermektedir. Şahitlerden biri o anları şöyle aktarmaktadır:
"Peygamberimizi panayırda görenler arasındaydım. 'Ey insanlar! Allah'tan başka ilah yok deyiniz de kurtulunuz!' buyurup duruyordu. İki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da nereye gitse arkasından gidiyor: 'Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp dininizden, atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!' diyordu.
'Kimdir bu zât?' diye sordum. 'Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi peygamber olduğunu söylüyor' dediler. 'Ya onun arkasından giden, onu yalanlayan şu adam kimdir?' diye sordum. 'O da amcası Ebu Leheb’dir!' dediler."
Bir başka şahit ise Zülmecaz panayırındaki manzarayı şöyle nakleder:
"Resûlullah’ı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Zülmecaz panayırında görmüştüm. Üzerinde kırmızı bir cübbe vardı ve en yüksek sesle şöyle sesleniyordu: 'Ey insanlar! Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, deyiniz de kurtulunuz!' Bir adam elindeki taşla onu takip ediyor ve 'Ey insanlar! Sakın ona itaat etmeyiniz, çünkü o yalancıdır!' diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Resûlullah’ın ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere sordum:
'Kimdir bu zât?'
'Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir' dediler. 'Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir?'
'O da amcasıdır!'
Müdriku'l-Ezdî ise şahit olduğu o çetin günlere dair yürek burkan bir tabloyu şöyle aktarır:
"Babamla birlikte hac yapıyordum. Mina’ya gelip konakladığımda bir toplulukla karşılaştım. Dikkatli bakınca Resûlullah’ı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) gördüm. 'Ey insanlar! Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, deyiniz de kurtulunuz!' buyuruyordu. İnsanlardan kimi yüzüne tükürüyor, kimi başına toprak saçıyor, kimi de sövüp sayıyordu. Gün yarılanıncaya kadar bu hal devam etti.
O sırada göğsü açılmış, ağlayan bir kız elinde su kabıyla geldi. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) su kabını alıp içti; elini yüzünü yıkadıktan sonra başını kaldırıp, 'Kızcağızım! Göğsünü başörtünle ört! Baban hakkında tuzağa düşürülüp öldürülecek diye korkma!' buyurdu.
“Kimdir bu kız?' diye sorduk.
'Kendisinin kızı Zeynep’tir' dediler.”
Peygamberimiz, henüz bisetin üçüncü yılında, davetin alenileşme aşamasında Safâ Tepesi'ne çıkarak Kureyş kabilelerini İslam'a davet etmiş; yakın akrabalarını ve bu arada kendi ailesini de dahil ederek herkesi ilahi azaba karşı uyarmıştı. Yukarıda bahsi geçen ve panayırlarda kendisini taşlayan amcası Ebû Leheb derhal ayağa kalkmış, "Ellerin kurusun! Bizi bunun için mi topladın?" diyerek bu davete karşı çıkmıştı.
Bunun üzerine Tebbet Suresi nazil olmuş; Ebû Leheb'in hem şahsına hem de İslam'a karşı sergilediği azılı düşmanlığa ve Peygamberimize yaptığı eziyetlere karşılık ilahi bir ceza bildirilmişti.
Peygamberimizin amcası olması hasebiyle insanların kafasını en çok karıştıran ve "Eğer iyi ve doğru bir insan olsaydı amcası ona karşı gelmezdi" şeklindeki ön yargılara zemin hazırlayan Ebû Leheb hakkında müstakil bir surenin inmesinin hikmetini, onun panayırlardaki düşmanca tavırlarını da hesaba katarak değerlendirdiğimizde çok daha iyi anlarız.