Yakınlarımızdan bizden küçük, bizden zayıf birilerine ciddi anlamda yardım etmek istediğimizde biraz düşünürüz, bu yardımın ve desteğin gerçekten yerini bulmasını, işe yaramasını isteriz. Özellikle evlatlarımıza, torunlarımıza, yeğenlerimize destek olmak istediğimizde kendimize göre birtakım şartların yerine getirilmesini isteriz. Arkadaş çok sevdiği yeğenine;
“Hele bir askerliğini yap, ehliyetini de al, bu arada elinde ne kadar birikimin varsa onu da al getir” dedi, sonra kendisi de gereken desteği yaparak bir kamyon aldı yeğenine, çalışacağı güzergâhı da belirledi, borcunu da geniş ve rahat taksitlere bağladı.
Birilerinin buna benzer yardım ve desteklerine siz de şahit olmuşsunuzdur. Böylesi yardımlarda dikkatimizi çeken şey, yardım edilecek kişinin bu yardımı boşa çıkarmayacağına, çarçur etmeyeceğine inanmak, bu arada yardım ettiği o kişinin elinde ve avucunda ne varsa ortaya koyduğunu görmek ve böylece hedefe ulaşacağına inanmak.
Siz bu yardımlaşma işini bireylerden ve akrabalardan kurumlara ve devletlere doğru çıkardığınızda yardım kurallarının daha ciddi ve titiz bir şekilde uygulandığını görürsünüz. Tarımda, besicilikte ve diğer üretim alanında iş yapmak isteyen kişilerden devletin yerine getirmesini istediği şartları az çok hepimiz biliyoruz.
Belki Allah‘ın (Celle Celaluh) yardımını insanların yardımına benzetmeyi uygun görmeyenler olabilir ama unutmayalım ki Rabbimiz birçok ayetinde kendisiyle kulları arasındaki ilişkiyi çoğu zaman ticaret diliyle anlatmaktadır;
“Onlar hidayete karşılık sapıklığı satın alanlardır, onların ticareti kar etmedi” (Bakara: 16)
“Allah cennet karşılığında müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır…” (Tevbe: 111)
“Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?” (Saf: 10)
Çünkü ticareti bilmeyenimiz yoktur, yürüyüp bakkala gidebilecek küçüğümüzden en yaşlımıza kadar ticaret yapmayanımız yoktur. Rabbimiz de bizim en iyi bildiğimiz dilden konuşuyor ve örneklerini hep oradan veriyor. Ticaretin püf noktası ise aldıklarımızın karşısında bir bedel ödüyor olmaktır.
Benzetmek ve kıyaslamak abes olabilir ama düzgün işleyen devletlerin ve kurumların bile vatandaşlarına yönelik yardım ve desteklerinin belirli kanunlarının olduğunu görüyoruz.
Birincisi vatandaş öncelikle kendi gücünü, birikimini ve imkânlarını kullanacak, devlet bunu görecek ve o noktadan itibaren yardım devreye girecektir. Hani bir kavram vardır; su basmanı. Vatandaş kendisinden istenen inşaatın su basmanına kadar kendisi getirecek, sonra imkânlarının buraya kadar olduğunu gösterecektir.
Bir Müslüman elindekini bitirmeden, cebindekini bitirmeden, onlar yerinde dururken Allah’tan (Celle Celaluh) yardım talep etmesi anlamsızdır. Yine bir Müslüman bileğindeki güç, dizlerindeki derman tükenmeden Allah’tan güç ve kuvvet dilemesi de aynı şekilde anlamsızdır.
“Allah’ım! Gördüğün gibi ben bittim, tükendim, buraya kadar gelebildim…” diyecek ki ilahi yardım kanunu yürürlüğe girsin. Taif olayını bir daha ve bu gözle okumalıyız
Aslında sözü Allah’ın (Celle Celaluh) yardım kanunlarına getirmek istiyorum, öncelikle insanlar arasındaki yukarıdan aşağıya doğru birbirlerine destek olmalarını örnek gösterdik.
Müslümanlar olarak öncelikle Rabbimizin yardımıyla başarılara ulaşabileceğimize inanıyoruz. Bunun bir başka anlamı da bizler Rabbimizin gösterdiği istikamette, bize gösterdiği hedeflere ulaşmak için yaşayacağız anlamı vardır. Yani öncelikle kendimiz için belirlediğimiz hedeflerin Rabbani olması gerekir.
Bunu belirledikten sonra Allah’ın (Celle Celaluh) yardımını nasıl elde edebiliriz sorusunun cevabını arayacağız. Çünkü O yardım etmediğinde biz asla başarıya ulaşamayacağız demektir;
“Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek yoktur. Yok, eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan başka size yardım edecek olan kimdir? O halde müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler” (Âl-i İmran: 160)
Belki bu ayet-i kerime cihatla ilgili görünüyor ama müminler için hayatın her alanında verdikleri mücadele cihattır ve Allah’ın (Celle Celaluh) yardımına muhtaçtırlar.
Peki, Allah’ın (Celle Celaluh) yardımının birtakım kuralları var mıdır, rast gele çalışmalarımızda sadece dualarla bu yardımı alabilir miyiz? Elbette O’nun yardımının önüne geçip kendimiz birtakım kurallar koymak düşüncesinde değiliz fakat O’nun da birtakım kanunlarının olduğunu görüyoruz. Şu ayet-i kerime Allah’ın yardımının desteğinin peygamberlerine nasıl ve ne zaman geldiğini çok net bir şekilde bize göstermektedir;
“Andolsun ki senden önceki resuller de yalanlandılar fakat yalanlandıkları konuda sabrettiler, direndiler (iddialarını geri çekmediler, vaz geçmediler) bunun üzerine eziyet gördüler, işte o zaman bizim yardımımız geldi. Allah’ın kanunlarında bir değişme göremezsin, andolsun ki resullerin haberleri sana gelmiştir.” (En’am: 34)
Dikkat edildiğinde bu ayette birtakım merhalelerin olduğu görülür;
Birincisi, yalanlanan sadece sen değilsin, senden önceki resuller de yalanlanmıştır, bu iş sadece senin başına gelmiyor, önce bunu bil. Çünkü hakkı ortaya koymak her zaman birilerini hem de önemli birilerini, haksızları rahatsız eder, onlar da seni rahatsız edeceklerdir, yani rahatsız edilmeyi bekle ve hazır ol.
İkincisi, resuller iddialarından yani Rablerinin tebliğ etmesini istediği davalarından vaz geçmediler, geri çekmediler, geri adım atmadılar, değiştirmediler, yumuşatmadılar. Diyeceksiniz ki elbette böyle yapacaklar, direnecekler. İsra Suresindeki şu ayet grubuna dikkat edelim;
“Neredeyse onlar sana vahyettiğimiz şey konusunda seni fitneye düşürüp, ondan başka bir şeyi iftira ile bize nispet etmeni sağlayacaklar ve o takdirde de güya seni dost edinmiş olacaklardı.
Eğer biz seni sabit tutmasaydık onlara doğru neredeyse birazcık meyledecektin. O takdirde biz sana hem bu hayatının hem de ölümden sonrasının azabını iki kat tattırırdık, bize karşı kendine bir arka çıkan da bulamazdın. Onlar seni taciz edip neredeyse yurdundan çıkaracaklar. Ama o takdirde onlar da orada sana rağmen çok fazla kalamazlar. Tıpkı senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki tavrımız gibi. Bizim tavrımızda bir değişme bulamazsın” (İsra: 73-77)
Dikkat ederseniz Müslümanlar bulundukları alanlarda hep taviz vermeye zorlanmaktalar,
Üçüncüsü, bu merhaleden sonra baskı ve eziyetler başladı. Bu nokta akıldan çıkarılmamalıdır. İşte bu noktadan sonra Allah’ın yardımı gelmektedir.
Yusuf Suresi de bize böyle bir tablo çizmektedir, hepimizin bildiği olaylar yaşandıktan sonra sure şöyle noktalanıyor;
“Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Fakat suça gömülmüş olanlardan azabımız geri çevrilmez.” (Yusuf: 110)
Allah’ın (Celle Celaluh) aynı kanununu burada da görmekteyiz. Yani öncelikle bilinmesi gerekir ki davanın önüne kesinlikle engeller çıkacaktır. Müslümana düşen geri adım atmamak, eğilmemek, bükülmemek, gereken bedel neyse ödemektir.
Günümüz dünyasına gelecek olursak: İslam adına kazanılan ne kadar değer varsa ne kadar güzellikler elde edilmişse mutlaka karşılığında bir bedel ödenerek elde edilmiştir. Yine İslam’dan taviz vererek felaha ulaşan hiçbir toplum ve ülke görülmemiştir. Ama bunun aksi olmuş ve olmaya devam etmektedir.