Kâinatın yaratılışında sürekli bir yenilenme vardır. Bu yenilenme, beraberinde yeni şartlar, yeni imtihanlar ve yeni kırılmalar getirir. Hayat, evre değiştirip yeniçağa doğumun bedelini ağır ödettir. Çağın doğum sancılarına bedel vermek istemeyenler, asli maksatlarından yozlaşmaya doğru bir yola giriyor veya girmek zorunda bırakılıyor. Nefsi okşayan ve zorunlu gibi görünen yozlaşmanın buradaki sofrasına dalanlar, farkında olmadan kendileri için tek sefere mahsus olan hayatlarını bedel vermek zorunda kalırlar. Vahyin ışığı ve peygamberin anlayışı, bütün bu tehlikeleri kendisine tutunanlara gösterir ve izzetli onurlu bir yaşamın reçetesini sunuyor.
Hakkı tanımak büyük bir erdemdir. Fakat asıl erdem, hakkı hayatın merkezine yerleştirerek onu yaşayabilmektir. İnsan onurunun gerçek makamı da burasıdır. Ancak bu makamı elde etmek ve orada kalabilmek, kitaplarda anlatıldığı kadar kolay değildir. Bazen bu makama çıkmak, gerçekten de ateşten gömlek giymek gibidir. O gömleği giymeyenler, hakka sarılanları yanıyor zannederler. Oysa zaman geçtikçe anlaşılır ki asıl yananlar, hakikati terk ederek dönemin rüzgârına kapılan ve yozlaşan kimselerdir.
İnsanlık tarihi boyunca Allah Teâlâ, yozlaşan toplumları uyarmak için peygamberler göndermiştir. Her peygamber, insanları kaybettikleri fıtrata, asaletlerine ve insanlık onuruna yeniden çağırmıştır. Onlar yalnızca vahyi tebliğ eden kişiler değil, aynı zamanda vahyin yaşayan örnekleri olmuşlardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb: 21)
Bu örneklik paradigması, doğru bir mantıkla hayat var oldukça, asalet duruşunu isteyen insanların mihenk taşı olacaktır.
Resûlullah’ın etrafında yetişen sahabeler, yaşayan örneklik şahsiyetin tefsiri olmuşlardır. Onlar vahyi sadece dinlemediler. Vahiy ve peygamberin yaşantısı, hayat anlayışı, onlara onurlu bir yaşamın mihenk taşı oldu. Ölçü, belli ve netti: Vahiy ve Peygamber anlayışı! Uymayan her bir hayat şekli, bozulmaya ve yozlaşmaya yöneliştir.
Peki, yozlaşmadan uzak durabilmek nedir?
Çünkü dünya sevgisi, makam hırsı, siyasal çekişmeler ve nefis, insana sürekli başka bir hayat modeli dayatır. Toplum çoğu zaman güce boyun eğmeyi, çıkara göre yaşamayı ve hakikati menfaat uğruna terk etmeyi normalleştirir. Böyle bir çağda insan, onurunu nasıl koruyabilir?
Bu sorunun cevabı, tarihte hakikat uğruna bedel ödeyen insanların hayatlarına bakıldığında daha iyi anlaşılır.
Yozlaşmadan uzak durabilmek, bazen Hz. Ebû Bekir gibi olabilmektir.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullah'a iman ettiği gün kendini tanıdı. Kendini tanıdığı gün, içindeki tahakküm eden duyguların esaretinden kurtularak, Allah’a özgür bir kul olmayı başardı. Özgürleşince kendisine olan saygıya karşı, dünya menfaatlerini ikinci plana itti. Dostlarını kaybetmeyi, ticaretinin zarar görmesini, akrabalarının tepkisini ve toplumdaki adeta pamuk ipliğine bağlı itibarını yitirmeyi göze aldı. Çünkü bunların hepsi onun gördüğünü görmüyor, onun anladığını anlamıyordu. Bunlar yardıma muhtaç engellilerdi. Onlara acımak gerekirdi.
Bir zamanlar insanların yardımına koşan bir tüccarken, şimdi yardıma muhtaç duruma doğru gidiyordu. Bütün servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmedi. Çünkü anladı ki Allah’a olan her yaklaşım ve bu uğurda attığı her bir adım kendisine olan saygıdır.
Daha sonra öyle günler geldi ki, bir zamanlar kapısında hürmetle bekleyenler, onun evine saldıracak, ailesine zulmedecek kadar vicdanlarını kaybedeceklerdi. Fakat bütün bu acılar karşısında Hz. Ebû Bekir'in Resûlullah'a bağlılığı zerre kadar sarsılmadı. O, "Ey Allah’ın resulü, anam babam sana feda olsun." diyerek sevgisini ortaya koydu. Çünkü onun nazarında peygamberin yanında olmak, dünya nimetlerinin en güzeliydi. Çünkü onun nazarında vahyin ve peygamberin rehber olmadığı bir hayat, başıboş hayse beyse zevklerinden ibaret, anlamı olmayan kısa bir süredir. Çocuk oyuncağı gibi bir şeydi.
Yozlaşmış insanların gözünde bu tercih, ateşten bir gömlek giymekti. Fakat Hz. Ebû Bekir için bu gömlek, insanlık onurunun ta kendisiydi.
Yozlaşmadan uzak durabilmek bazen Ebû Zer olabilmektir.
Hakikate sadık kalmak çoğu zaman insanı yalnız bırakabilir. Çünkü kalabalıklar her zaman hakikatin yanında durmaz. Fakat yalnız kalmak, güçsüz olmak demek değildir.
Ebû Zer, dünya malına ve iktidar hırsına teslim olmadı. Adaleti savunduğu için yalnızlaştırıldı, sürgün gibi bir hayat yaşadı. Ömrünü sade bir hayat içinde tamamladı. Fakat onun yalnızlığı, Allah'a yakınlığının önüne geçmedi. Nitekim Resûlullah onun hakkında şöyle buyurmuştur:
"Allah Ebû Zer'e rahmet etsin. O yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız vefat eder ve yalnız başına diriltilir."
Olaylara hakikat gözüyle bakanlar biliyorlardı yalnız olan Ebû Zer değildir. Aslında yalnız kalanlar, servetlerine ve makamlarına güvenerek hakikatten uzaklaşanlardı. Bunu sonradan herkes anladı. Ama önemli olan meseleyi zamanında ve mekânında anlama erdemliliğini yaşamaktır. Bugün Ebû Zer'i hatırlıyoruz; fakat ona karşı duranların çoğunun adı bile unutulmuştur.
Yozlaşmadan korunmak bazen Bilâl olabilmektir.
Bilâl, yaşadığı Mekke'nin yabancısı ve köleydi. Fakirdi. Toplumun en zayıf görülen insanlarından biriydi. Uzun yıllar hayatının anlamını efendilerini memnun etmekte aradı. Fakat Resûlullah ile tanışınca Rabbini tanıdı, kendini tanıdı ve insanın gerçek değerini öğrendi.
Artık o, insanların kölesi değil; Allah'ın kulu olduğunu ve bununla özgürleştiğini biliyordu.
Bu hakikatin bedeli ise ağırdı. İşkencelere uğradı, kızgın çöllerde taşların altında bırakıldı. Çok konuşan biri değildi; uzun tartışmalar yapabilecek bir ilme sahip değildi. Fakat bir şeyi bütün kalbiyle biliyordu: Peygamberin yanında durmak onurdu; zulüm eden gücün tarafında yani Ebu Cehil'in yanında olmak ise zilletti.
Tarih boyunca mücadele hep aynı eksende devam etmiştir.
Bir tarafta nefislerinin peşinden gidenler; diğer tarafta hakka sadık kalanlar...
Bir tarafta güç, servet ve makam uğruna her değeri feda edenler; diğer tarafta doğruluktan ve insanlık onurundan taviz vermeyenler...
İnsanın vicdanı bozulduğunda merhametini kaybeder. Doğruluğu çıkarlarına göre ölçmeye başlar. Emaneti hafife alır, takvadan uzaklaşır. Böylece ruhu yozlaşmanın karanlığına gömülür. Hakikati göremez hâle gelir.
Bundan sonra akıl, hakikati bulmak yerine nefsi savunmaya başlar. Alkış almak için konuşur, övülmek için yaşar, hükmetmek ve üstün gelmek ister. Narsisizm, kibir ve hırs onun karakteri hâline gelir. Gözünün gördüğü ve nefsinin istediği şeyler onun cenneti olur.
Fakat bu saltanat uzun sürmez. Ömür biter, alkışlar susar, makamlar sona erer. Geriye ise yalnızca yaptıkları kalır.
Buna karşılık asaletini koruyan insanlar, zamanın yıkamadığı şahsiyetlerdir. Siyasi fırtınalar, baskılar ve sıkıntılar onları sarsabilir; fakat hakikatten koparamaz. Çünkü onlar, Allah'ın razı olduğu ve insanların güven duyduğu medeniyetlerin temel unsurudurlar.
Tarih, güç sahiplerini değil; hakka sadık kalanları hatırlar. Saltanatlar yıkılır, servetler dağılır, siyaset değişir. Kişiler ölür. Fakat hakka şahitlik edenlerin adı, insanlığın vicdanında yaşamaya devam eder.
Çünkü asıl medeniyet, taşlardan değil; yozlaşmayan insanlardan inşa edilir.