Resulullah yine Mekke’deydi. Büyük bir umutla gittiği Taif’te aradığını bulamamış, üstelik hakarete uğrayarak taşlanıp kovulmuştu.
O, bir peygamber ve nübüvvet zincirinin son halkasıydı. Manevi makamının yüceliğine rağmen Taif’te böylesine ağır hakaretlere uğraması ve taşlanarak uzaklaştırılması, şüphesiz günümüz İslam davetçileri için önemli mesajlar barındırmaktadır.
Peygamberler, ümmetlerine rehber olabilmek adına örnek niteliğinde imtihanlardan geçerler. Örneğin; Nemrut, Firavun ve Ebu Cehil, kendi dönemlerinde küfür ve zulmün zirvesindeki isimlerdi. Onlara karşı Ulü'l-Azm peygamberler çetin mücadeleler vermişti.
Peygamberimizin Taif’te yaşadıkları da günümüz davetçilerine; her ne pahasına olursa olsun tebliğe devam etmeleri, şartları zorlamaları, taşlanmak dâhil her türlü engeli aşmak için çareler aramaları, gerektiğinde mekân değiştirmeleri veya eski mekânlarına dönseler bile davadan asla vazgeçmeyip kaldıkları yerden yola devam etmeleri hususunda hayati dersler vermektedir.
Nitekim Resulullah da aynısını yaparak Mekke’ye geri döndü. Kureyş kendisini reddediyor, inkâr ve küfürde ısrar ediyordu. O ise Mekke’de kalıp şehir dışından gelen yabancılarla birebir ilgilenmeye başladı.
Bu kişilerin en çarpıcılarından biri Tufeyl bin Amr idi. Devs kabilesinin reisi olan Tufeyl, şairliği, misafirperverliği ve onurlu duruşuyla tanınıyordu. Mekke’nin ileri gelenleriyle güçlü bağları ve ittifakları vardı.
Bir gün Mekke’yi ziyaret ettiğinde, Kureyş’in lider kadrosu ve eşrafıyla görüştü. Müşrikler onu Resulullah’tan dolayı uyardılar: “Aman dikkat et! Aramızdan çıkan Muhammed isimli bu şahıs birliğimizi bozdu. Sözlerinde bir sihir var, sakın kulağına Onun sesi girmesin. Öyle şeyler okuyor ki karı-kocanın arasını açıyor; kardeşi kardeşe, babayı oğula düşürüyor. Bizim kavmimizin başına gelen felaketler senin kavminin de başına gelmesin; kendini Onun sözlerinden koru.”
Bu sözler üzerine Tufeyl endişelendi. Dönemin cahiliye zihniyeti, Peygamber’in sesinin sihirli, sözlerinin ise efsunlu olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Tufeyl, Kâbe’yi ziyaret ettiğinde Hz. Peygamber’in okuduklarını duymamak için kulaklarını pamukla tıkadı.
Ancak her şeye rağmen Resulullah’ın sesini ve okuduğu ayetleri işitti. Duyduklarından derinden etkilendi ve kendi kendini kınayarak şöyle dedi: "Ey Tufeyl! Sen ki Devs kabilesinin reisisin; şiirin iyisini kötüsünü, sözün doğrusunu yanlışını ayırt edebilirsin. Bu adamı dinlemekten seni alıkoyan ne? Söyledikleri doğruysa tasdik eder, yanlışsa reddedersin."
Bu iç hesaplaşmanın ardından Peygamber ile konuşmaya karar verdi. Fakat Kureyş’ten çekiniyordu; herkesin gözü önünde yapılacak bir görüşme tepki çekebilirdi. Bu yüzden Resulullah’ın Kâbe’den ayrılmasını bekledi.
Oradan ayrılan Allah Resulünü arkasından takip eden biri vardı; bu kişi Tufeyl’den başkası değildi. Peygamberimiz evine girene kadar Onu izledi ve hemen ardından kendisi de içeri girdi. Artık baş başaydılar.
Tufeyl, endişelerini tek tek dile getirdi: “Senin hakkında bana çok olumsuz şeyler anlattılar. Bunu o kadar çok tekrarladılar ki sesini dahi işitmekten korktum. Kulaklarım pamukla tıkalı olduğu hâlde okuduklarını bir şekilde duydum. İşittiklerim olağanüstü güzel sözlerdi. Senin davan nedir, bana anlatır mısın?”
Hz. Peygamber’in muhatapları Araptı ve onları derinden etkileyecek en güçlü kelam şüphesiz Kur'an-ı Kerim'di. Bu yüzden ona Kur'an'dan ayetler okudu. Okudukça da karşısındaki muhatabının kalbini fethediyordu.
Kıraat sona erdiğinde Tufeyl Müslüman olmuştu. Şiir sanatına hâkim biri olarak, bu sözlerin şair kelamı ya da Kureyş’in iddia ettiği gibi bir sihir olmadığını hemen anlamıştı. Müslüman olmasının ardından Peygamberimiz onu, İslam'ı tebliğ etmesi için kendi kabilesi olan Devs’e gönderdi.
İslam’ı sadece Peygamberimizden öğrendiği kadarıyla biliyordu. Ancak bu kısa sürede öğrendiği Kelime-i Tevhid, hayatını tamamen değiştirecek kadar güçlü bir etkiye sahipti.
Kabilesine dönünce ilk olarak babasını İslam’a davet etti; babası da onun gibi hemen Müslüman oldu. Ardından eşine tebliğde bulundu, o da bu daveti kabul etti. Ancak Devs kabilesinin geri kalanı işi ağırdan aldı ve İslam’a girmek istemediler.
Tufeyl, durumu bildirmek üzere Peygamberimizin yanına geldi. Çekirdek ailesinin Müslüman olduğunu ancak kabilesinin direndiğini belirterek, Allah Resulü’nden onlara beddua etmesini istedi. Peygamber Efendimizin cevabı ise merhamet doluydu: “Allah’ım, Devs kabilesine hidayet nasip eyle...”
Belirtildiği üzere Hz. Peygamber, Mekke'de kalmaya devam etse de yönünü daha çok dışarıdan gelen yabancılara çevirdi. Çünkü Kureyş kapılarını tamamen kapatmış, davayı inkâr ediyordu. Özellikle Ebu Cehil (Amr bin Hişam), Allah Resulü ile sürekli uğraşıyordu.
Peygamber Efendimiz yanından geçerken alaycı ve kışkırtıcı konuşur, çevresindekilere “Bakın, bu da sizin peygamberinizmiş!” diyerek sataşırdı. Bazen bu ithamlar o kadar çirkinleşirdi ki, Peygamberimiz Ebu Cehil’i uyarmak zorunda kalırdı: “Ey Ebü'l-Hakem! Andolsun ki az gülecek, çok ağlayacaksın.”
Ebu Cehil gibi güçlü bir muhalif olan As Bin Vail bir gün Kâbe’de Peygamberimiz ile karşılaşmış ve Onunla ayaküstü biraz konuşup içeri geçmişti. Bu durumdan rahatsız olan diğer müşrikler ona, "Kiminle konuşuyordun?" diye sordular. As bin Vail, onların tepkisini hesaba katarak, “Şu ebter ile konuşuyordum,” dedi.
Araplar, kız çocukları yaşayıp erkek çocukları vefat eden babalara “ebter” derlerdi. As bin Vail de güya Peygamberimizi küçümsemek için bu ifadeyi kullanmıştı. Çünkü nübüvvetten önce Efendimizin büyük oğlu Kasım vefat etmiş, vahiy geldikten sonra da Abdullah dünyaya gözlerini yumunca evde erkek evladı kalmamıştı. Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma ise bu kutlu yuvanın kız çocuklarıydı. (Ara bilgi olarak belirtmek gerekirse; yıllar sonra Medine’de Hz. Mariye annemizden doğan oğlu İbrahim de henüz bebekken vefat edecekti.)
As bin Vail, erkek çocukları vefat eden Peygamberimiz için, ‘Kendisi ölünce adı sanı unutulur gider,’ demek istiyordu. Kureyş'e bir nevi teselli vererek, ‘Rahat olun, onun arkasından davasını ve soyunu sürdürecek bir erkek evladı yok; o ölünce davası da tarih olur,’ mesajını veriyordu.
Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir toplumda erkek evlada verilen değer su götürmez bir gerçekti. Ancak Allah, Son Nebi’nin evini kız çocuklarıyla şenlendirerek cahiliye zihniyetine tamamen zıt, farklı bir mesaj vermek istiyordu.
Peygamber Efendimizin; "Ebter" yakıştırmasına maruz kalması ve bu sebeple hüzünlenmesi üzerine Yüce Allah hem Nebisine hem de ümmetine Kevser’i müjdeleyerek Cennet’teki bu ilahi armağana dikkat çekmiştir. Hayatı boyunca "Ümmetim!" diye çırpınan bir Peygambere Kevser’in bahşedilmesi ve ümmetinin de Cennetteki bu nehirden kadehlerle kana kana içecek olması muazzam bir lütuftur.
As bin Vail’in asıl yanıldığı nokta ise, kutsal bir davanın ancak biyolojik bir nesille yaşayabileceğini zannetmesiydi. Oysa tarih bize göstermiştir ki, Mekke'de erkek evlatları vefat eden Hz. Muhammed'in davası mutlak bir zafer kazanmış ve çağları aşarak günümüze ulaşmıştır. Kaderin cilvesine bakın ki, As bin Vail’in kendi öz oğulları Hişam bin As ve Amr bin As dahi bu kutlu kervana katılanlar arasında yer almıştır.