İnsanlığa yaşatılan barbarca katliamın Faili bellidir: Siyonizm ve arkasında durmak zorunda kalan odaklar. Mağduru ve maktulü sadece Gazze, Lübnan, Yemen, Suriye değil; onurunu kaybetmemiş tüm insanlıktır. Hedefi sömürünün, işgalin ve zulmün karşısında boyun eğmeyen herkestir.
Siyonizm’e lanet mitinginden yeni dönmüşlerdi. Genç İbrahim, yorgun ve umutsuz bir bakışla babasına döndü:
Baba… Sürekli protesto ediyoruz, boykot ediyoruz… Ama ne değişiyor? Onlar yine bombalıyor, yakıyor, yıkıyor. Biz neyi değiştirebiliyoruz ki? Bu nereye varacak? Tarihte böyle katliamlar yaşandı mı hiç? Yaşandıysa bu şekil tepkiler çözüm oldu mu?
Baba, gözlerini tarihin enkaz yığınlarına uzanan tozlu yollarına ta uzaklara çevirdi. Tarihin derinliklerine dalan bir sesle konuşmaya başladı:
- Bak oğul! Gazze’den daha elimi var mıdır ilmiyorum? Ama benzer yanları olanlar çoktur. Zulüm, insanlık tarihinin değişmeyen sınavıdır. Durum ne olursa siz gençlerin umudu, umudumuz hep diri olsun. Hiçbir şey sizin imanınızdan büyük olmasın.
Zaman, durmadan alemi okuyor, tefsir ediyor. Olagelen haller ve olaylar da insanı keşfediyor.
İnsan ve insanlık, hayat boyunca kendini iyilik ve kötülüğün pazarında bir müşteri olarak görmüştür. Hayat pazarındaki insan, iyilik ve kötülük arasında tercihini yapmak zorundadır.
İyilikler yaşatır. Kötülükler yakar yıkar cehenneme atar.
Bazı kötülükler vardır ki yüreği yaka yaka götürür. Bazı kötülükler, kanser gibi sinsi ve sessizce nesli bitirir.
Gazze’ye atılan bombalar yakarak bir nesli götürüyor. İslam ülkelerinin, milletlerinin bu zulme sessizliği de nesilleri sersemleştirerek sinsice bitiriyor. Bu felaket geleceği ciddi bir şekilde tehlike uçurumuna yuvarlıyor.
Bugünün akılcı görünen sessizlikleri, yarın dönüşü olmayan reel pişmanlıklara gebedir. Ve bir gün, tarih yazıldığında en çok ne hatırlanacak biliyor musun? Düşmanın zalimliği değil; dost bilinenlerin suskunluğu... dost olması gerekenlerin basiretsizce küçük hesapları uğruna, ezberlediği üç beş kelime ile zulme karşı olan safları bölme çabaları! Akıl cambazlığı ile bildiği üç beş kelimeyi kutsayıp, içindeki kibri tevazu gömleği ile örtemeyenlerin, Müslüman kitleleri adeta bir vazifeli gibi mezhep üzerinden bölmeye, ötekileştirmeye çalışanların, bu çırpınışları ile gözü yaşlı çocukların umutlarını boğazlarına tıkayıp enkaz altında yalnız bırakanlar hiçbir zaman unutulmayacaklardır. Bu suskunluk, bu basiretsizlik hem tarihin hem sonraki nesillerin boğazında çözülemeyen bir düğüm kalacaktır.
Müslümanların birbirlerini anlamaları gerekir. Korku, makam arzusunu, mezhepsel önyargıları, düşmanlığı doğuran fikirsel kutuplaşmaları erteleme erdemliklerini göstermelidirler. Zalimlerin gücünün abartılmasından uzak durmalıdırlar. Çünkü zalim büyük değil küçüktür, sadece ömrü kadar etkisi vardır. Bütün makamlar ve sorunlar imandan küçüktür. Müslümanların farkında olma erdemliliğine ulaşmaları gerekir. Aksi takdirde; zalimler cesaret alır. Ekranlarda zalimlerin zulmüne mazeret arama yarışı başlar. Zulüm normalleşir, insanlar arasında güven zedelenir, vicdan can çekişmeye başlar. Müslümanlar kendi aralarında çözemedikleri problemlerle uğraşırsa, düşmanlarının da amaçlarına hizmet etme konumuna düşerler.
Bak evlat! Belki bizim yaptıklarımızı küçük etkisiz görebilirsin. Ama biz elimizden geldiği imkânlarla Allaha ve çevremizdeki insanlara, yarın bizi okuyacak nesillere diyoruz ki, zulme suskun değil, karşısındayız. Bu zulmü lanetliyoruz.
Hz. Peygamberin vefatından 120 yıl sonraydı. Hz. Peygamberin halasının oğlu ve Hz. Ebubekir’in torunu Abdullah bin Zübeyir haksızlığa, adaletsizliğe dur demek istedi. Emeviler Abdullah’ın üzerin Haccac yönetiminde ordu gönderdiler. Ordu Abdullah’ın çevresindeki insanların sessizliğinden öyle bir cesaret aldı ki, Müslümanların kutsal beldesi Mekke muhasara altına alındı. Kâbe’nin duvarları mancınıklarla yıkıldı. Karşı çıkan bir avuç Müslüman kılıçtan geçirildi. Abdullah’ın cenazesi günlerce Mekke dışında asılı kaldı. O günler geçti ama geriye ne kaldı biliyor musun? En çok da Müslümanların suskunluğu…
Hz. Ali’nin dediği gibi:
“Bir zulmü durduramıyorsan, en azından onun tarafında olmadığını belli et.”
Bak evlat! İslam, Tarık bin Ziyad döneminde Portekiz ve ispanyaya yayıldı. Ezilen, boşlukta olan insanlar İslam ile huzur buldu ilim yayıldı, yeni bir medeniyet doğdu. Portekiz ve ispanyada Yahudilik Hristiyanlık gayet güvenli bir şekilde hayat buluyordu. Yani Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin aynı coğrafyada yaşadıkları bir medeniyet gelişti. Ama Hristiyanlar yeniden fetih adıyla bir savaş ve fitne çığırtkanlığı başlattılar. Acımasızdılar. Müslümanları katliam katliam yok etmeye başladılar. Camileri ya yıkıyorlar ya da kiliseye çeviriyorlardı. Onların imdadına koşması gereken İslam beldelerinin her biri bir mazeretin arkasına sığınmıştı. Sonuç! Portekiz ve İspanya’da Müslümanlar kıyımdan geçti.Bir nesil eserleri ile beraber, yakılarak yıkılarak yok edildi.
– Baba… O sırada diğer İslam ülkeleri ne yaptı?
– Maalesef, o gün de bugünkü gibi Müslümanlar kendi sorunlarına dalmıştı. Parçalanmışlardı. Her biri bir mazerete sığınıyordu.
Müslümanlar ulusal saltanat çıkarları için problemlerini öncelerken, sessizlikleri ile katillerin emellerine umut, zulümlerine cesaret veriyordu..
İslam coğrafyası parçalanmıştı. Osmanlı, safeviler, Memlüklergibi.
Memlukler, haçlı ve Moğollar ile uğraşıyordu. Coğrafi uzaklık, deniz gücü eksikliği ve iç karışıklıklar siyasal ve fikri bölünmeler gerekçesi ile gerekli olan yardımı göndermedi ya da gönderemedi. Sadece bazı diplomatik destekler sundular ve maddi bir külfeti olmayan manevi destek sundular.
Anadolu’daki beylikler yani Osmanlılar daha güçlü olmalıyız düşüncesindeydiler. Akdeniz’e hâkimiyeti sağlamanın ve İstanbul’u almanın gerekli olduğunu söylüyorlardı. Çünkü Bizanslar ile mücadele ettiklerini ve daha güçlü olmadan da bir başka mücadeleye girişemeyeceklerini mazeret eylediler. Hedefledikleri İstanbul fethedilince, ispanya çoktan düşmüştü. Padişah sürgüne çıkmak zorunda kalan Müslümanları ve bazı Yahudileri, bir donanma göndererek İstanbul’a aldı. Yani Osmanlının yardımı muhacirlere ve göçmek zorunda kalan Yahudilere yer açmak oldu.
Endülüs’e en yakın Fas Meriniler sultanlığıydı. Bunlarda bir kısım askeri yardım gönderdiler ancak çok geçmeden kendi içlerinde iç savaş ve çalkantılar çıkınca Meriniler de kendileriyle ilgilenmek zorunda kaldılar.
- Evlat, tarih tekerrür etmiyor; biz ders almadığımız için benzer acıları yaşıyoruz. Zulüm hep vardı. Ama her zaman onun kadar tehlikeli olan bir şey daha vardı: Dostun sessizliği! Basiretten yoksunların küçük hesapları!
Ve unutma evlat:
Duruşun! Mezhebin ve meşrebin taassubuyla değil, zulüm karşısındaki sustuğunla belli olur.
Bizim duruşumuz, zulme sessiz kalmanın tarihi bir feryadıdır.