İslam, tevhid dinidir; tevhid ise başlı başına bir inkılaptır. Bu inkılap, Kelime-i Tevhid’in ilk yarısı olan ‘Lâ’ (Hayır) reddiyle zincirleri kıran, ikinci yarısı olan ‘İllallah’ (Ancak Allah) tasdikiyle de yepyeni bir düzen kuran muazzam bir devrimi ifade eder. Bu devrim, önce kişinin zihninde ve kalbinde değişiklikler meydana getirir. Ama kişiyle sınırlı kalmaz. Bu inkılap, bu devrim, toplumu dönüştürünceye hatta tüm insanlığı adalet ve hürriyete kavuşturuncaya kadar devam eder.
Tevhid, "Lâ" diyerek işe başlar. Bu, yeryüzündeki tüm sahte ilahlara, insanı ezen sistemlere karşı çekilen bir resttir. Tevhid, insana sadece Allah’ın önünde eğilmeyi öğreterek onu diğer tüm varlıkların karşısında dik ve özgür kılar. İnsanın iç dünyasında yaşanan bu inkılap, korkuyu, ezilmişliği ve kölelik psikolojisini yok eder. Sadece Allah’tan korkan ve yalnızca O’ndan yardım dileyen bir insan, korkutulamaz ve boyunduruk altına alınamaz bir şahsiyete dönüşür. Çünkü İslam, yeryüzüne indiği andan itibaren sadece bir inancı değiştirmemiş; zulmün ve haksızlığın kökünü kazıyan köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirmiştir. Cahiliye asabiyeti ve gücü elinde bulunduranların kurduğu zulüm rejimi, insanları sınıflara ayırmış, zayıfları ve yoksulları insan yerine koymayan zifiri bir karanlık inşa etmişti. İlahi davet, işte bu karanlığa inen en büyük darbe olmuştur.
İslam’ın inşa ettiği medeniyet, sadece bir yönetim biçimi değil; sömürünün, ahlaki yozlaşmanın, tefeciliğin ve faiz lobilerinin kölesi olmuş bir halkı özgürleştirme hamlesi, karanlıklardan aydınlığa çıkarma eylemidir. “Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”[1] Bu aydınlığa çıkarma eylemi bedel ister. Çünkü karanlıktan nemalanan yarasalar, aydınlığın gelmemesi için var güçleriyle çalışırlar. İşte o zifiri karanlığı yırtıp aydınlığa çevirmek için feda olacak mumlara ihtiyaç vardır. Karanlığın aydınlığa çıkması için kendini eritip fena olan bu mumlara “şehid” diyoruz. Çünkü bunlar karanlıklardan aydınlığa çıkmak için yapılan cehd ve gayretlerin hem dünyada hem de ahirette şahitleridirler. Bu ayette karanlık anlamına gelen zulümât (ظُلُمَات) ile adaletsizlik, haksızlık anlamına gelen zulüm (ظُلْم) kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) "Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde (sahibini zifiri karanlıkta bırakacak olan) zulümâttır (karanlıklardır)."[2] Karanlık çöktüğünde eşyanın hakikati gizlenir, göz gözü görmez olur, yollar kaybolur ve her şey birbirine karışır. Işık nesneleri ait olduğu yerde gösterirken, karanlık nesneleri görünmez kılarak yerinden eder. Zulüm de hak edenin hakkını vermemek, adaleti çiğnemek, bir sınırı aşarak başkasının hakkını gasp etmektir. Yani hakkı ve adaleti ait olduğu yerden alıp yanlış bir yere koymaktır.
Kur’an’da adı geçen peygamberlerin savaşı adalet ve nurun, zulüm ve karanlıklara karşı yaptıkları savaştır. Çünkü İslam fıkhında "zulme rıza göstermek", fıkhî bir suç ortağı olmak demektir. Bir haksızlığa, bir haksız kan dökülmesine, bir gasp ve sömürü düzenine kalben, kavlen veya fiilen rıza göstermek, failin işlediği cürmün faturasına ortak olmak anlamına gelir. Kur'an-ı Kerim, geçmiş ümmetlerin helak ediliş gerekçelerini anlatırken bizlere sarsıcı bir fıkıh dersi verir. Bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Zulmedenlere azıcık bile meyl etmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım da edilmez."[3] Ayette geçen "meyletmek" ifadesi, zulme doğrudan iştirak etmeyi değil; zalime sempati duymayı dahi yasaklıyor. Fıkhen, zalimin zulmünü kolaylaştıran, ona alan açan veya sessizliğiyle zalime meşruiyet zemini sunan her fert ve topluluk, o zulmün dünyevi ve uhrevi cezasından payını alır.
Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem): "Sizden kim bir kötülük (münker) görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir." hadisi Müslümanın eylem planını çizer. Kötülüğe ve zulme karşı koymayı fıkhî bir hiyerarşiye bağlar. Gücü yettiği halde elini uzatmayan, sözü tesir edeceği halde dilini yutan Müslüman, fıkhî açıdan mesuliyet altındadır. Sessizlik, fıkhen masumiyet değil, bilakis cürme iştiraktir.
Zulme karşı sessiz kalmanın fıkhî faturasının yanında, bireyi ve toplumu içten içe kemiren muazzam bir ahlakî bedeli de vardır. Ahlak, insanın Hakka ve halka karşı dürüst olması, adalet ilkesini kendi aleyhine bile olsa savunabilmesidir. Zulmün icra edildiği bir yer ve zamanda dilsizleşmek, ahlakî şahsiyetin intiharıdır. Zulmü gördüğü halde dilsizleşen kişi zalimin zulmünü gizleyerek, sesini yükseltmeyerek haksızlığın kurumsallaşmasına hizmet eder. Bu durum, insanı "insan" kılan en temel haslet olan vicdanın zamanla ölmesine yol açar. Ahlaki sessizlik, toplumsal bir çürümeyi de beraberinde getirir. Zalimin zulmü karşısında "dünyevi maslahatlar", "ekonomik dengeler", "kişisel konfor" veya "stratejik çıkarlar" adına sükut eden toplumlar, onurlarını kaybederler. Onurunu ve ahlaki üstünlüğünü kaybeden bir toplumun ise tevhidi bir iddia taşıması imkansızdır. Müslüman, yeryüzünün adalet şahididir. Şahidin sustuğu bir yerde davanın adilane sonuçlanması beklenemez. Sessiz kalan her birey, zalime "doğru yoldasın" mesajı vererek onun azgınlığını artırır; mazluma ise "yalnızsın" diyerek onun ümidini kırar. Bu ise ahlaki açıdan tam bir yıkımdır. Onun içindir ki, Gazze’deki kardeşlerimizi yıkan, üzerlerine düşen bombalar değil, ümmetin suskunluğudur. Şehid Şeyh Ahmed Yasin de zalimleri değil, ümmetin suskunluğunu Allah’a şikayet etmişti.
Lailaheillallah diyen bir mümin, Allah’tan başka hiçbir otoriteyi müstakil mutlak güç olarak kabul etmez. Dolayısıyla zalimlerin askeri, ekonomik veya siyasi güçlerinden korkarak sessizliğe gömülmek, tevhid inancının zedelenmesi anlamına gelir. Müslümanın siyasi duruşu; dinini, ırkını, mezhebini sormadan mazlumların yanında saf tutmayı; zalimin kimliğine bakmaksızın da onun karşısına dikilmeyi gerektirir. Siyaset, Müslüman için şahsi ikbal veya dünyevi güç devşirme aracı değil; yeryüzünde marufu emir, münkeri nehiy etme davasının pratik sahada yürütülmesidir. Bu sebeple, zalim mekanizmaların çarklarına su taşımamak, onların ürettiği illüzyonlara aldanmamak ve hakikati haykırmak imani bir sorumluluktur. Sessizlik, zalim düzenlerin en büyük yakıtıdır. Onlar en çok bombadan veya ambargodan değil, kitlelerin uyanmasından ve tevhidi bir bilinçle "Hayır!" demesinden korkarlar. Ülkenin yönetiminin Şeriat olması umurlarında değil, sen sessiz kaldıktan sonra. Kur’an bize bu susmanın bir bedeli olacağını haber veriyor. Ashabu’s Sebt olayında, cumartesi yasağını çiğneyenler helak edildiği gibi, yasağı çiğneyenlere sessiz kalanlar da helak edilmiştir.
Zulme rıza göstererek zalimin günah galerisine ortak olmak istemiyorsak; fıkhî mükellefiyetlerimizin farkına varmalı, ahlaki olarak da siyasi duruşumuzu tevhidi ilkeler doğrultusunda netleştirmeliyiz. Sesimiz, kem küm etmeden, mazlumun feryadına yankı, zalimin kalbine korku salacak bir berraklıkta çıkmalıdır. Çünkü biliyoruz ki, mülkün de hükmün de tek sahibi olan Allah (celle celaluhu), bizleri sadece yaptıklarımızdan değil, gücümüz yettiği halde yapmadıklarımızdan ve sustuklarımızdan da hesaba çekecektir.
Rabbim bizleri zulme rıza gösterenlerden, sessizliğiyle zalime ortak olanlardan eylemesin; kelamıyla, kalemiyle ve ameliyle hakkın ve adaletin şahidi olan muvahhidlerden kılsın.