Eğitimin zorunlu olup olmaması konusu ilk insanlardan beri tartışılagelmekte. Ve ne yazık ki eğitim, ilk insandan beri alanı olmayan herkesin yorum yapmakta imtina etmediği bir alan. Bu rahat davranmanın temelinde malzemesinin insan olması yatmaktadır. Hataları geç fark etmemiz ve cezasını anında çekmememiz de bizi bu alanda yorum yapmakta rahat bırakır. Zira her alanın hatası kısa sürede “error” verirken eğitimin hatası uzun zaman sonra “error” vermekte ancak telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurmakta.
İlk insandan beri eğitimin tartışılan mevzuyla ilgili felsefe dünyasının öncülerinden bazılarının görüşlerine şöyle bir göz atalım:
Sokrat, insanları düşündürmek için sorular sorarak, onların kendi içsel bilgi ve anlayışlarını keşfetmelerine yardımcı olunmasını savunurken Platon, eğitim ile birlikte bireyin ruhunun gelişimini ve toplumsal yapının iyileşmesini savunmuş; Aristotales’e göre ise eğitim, sadece bilgi aktarımından ibaret değildir; aynı zamanda bireyin ahlaki ve entelektüel gelişimini destekleyen bir süreçtir.
Filozofların bu görüşlerinden sonra yürürlükte olan günümüz eğitim anlayışına dönelim:
Yürürlükte olan eğitim modelimizde sınıfta kalma sorunu olmayan, yılını dolduran herkesin sınıf atladığı, bilgi ve ilgiden ziyade kişilerin hızlı bir şekilde çoktan seçmeli bir soruya bir seçenek yapıştırdığı, seçeneği bulanın nasıl bulduğuna göre değil tutturup tutturmadığına bakıldığı bir sistem söz konusu maalesef. Bu, yalnız bu döneme de has değil. Yüz yıldır insanımıza bir elbise biçilmiş ve kişinin boyu ve kilosuna bakılmaksızın herkese bu elbise giydirilmeye çalışılmakta. İdeal bir eğitim sisteminde herkese ayrı bir elbise biçilmesi gerekirken bizim eğitim sistemimizde hazır dikilmiş bir elbiseye insanlar uydurulmaya çalışılıyor. Eğitim sistemi özne olarak kullanılırken insan burada pasif bir nesne olarak kabul edilmektedir. İnsanı özne yapmayan bir eğitimde insanlar doğal olarak süreci süre olarak okumakta, dolayısıyla ortaya sakat bireyler olarak çıkmakta. Üç beş yaşındayken cin gibi fıldır fıldır dönen gözlere sahip yavrularımız sisteme teslim edildiği on iki yıllık z(s)orunlu eğitimin sonunda bayat balık gibi bakmakta. Gözlerinin feri sönmüş, yüzgeçleri pörsümüş ve hiçbir ideal ve beklentisi olmayan mutsuz ve amaçsız bir canlı olarak topluma geri dönmekte. Böyle bir toplumun kaderini de varın siz düşünün.
Meseleye eğitimin temel malzemesi olan öğrenci ile giriş yaptık şimdi de kelimelerin mana dünyasıyla devam edelim. Öğrenci ile talebe sözcüğünü eş anlamlı tutan bir sistemde eğitime bakış haliyle sorunlu olacaktır. Çünkü öğrenme işini gerçekleştiren her birey bir öğrencidir. Pavlov’un şartlı refleks deneyinde kullandığı köpek de bir denek olmakla birlikte aynı zamanda bir öğrencidir. Belli koşullara göre komutlandırılmış her öğrenci bir talebe değildir. Zaten talep etmeyenden talebe olamaz. Talep etmede belli bir bilinç düzeyi ya da ülkü söz konusudur. Bir ülkedeki bütün öğrencileri talebe saymak gerçek talebelere haksızlık olur. Çünkü her talebe bir öğrencidir ancak her öğrenci talebe olmayabilir. Koşullar ne kadar zor olursa olsun üstüne üstüne gidip bir amaç uğruna fedakârlık yapan kişi talebedir. Yaşına, makamına, işine bakılmaz. Ancak yaşı geldiğinde eğitim sistemi gereğince kaydı yapılan her birey bir talebe sayılamaz.
Eğitimin en büyük sorunlarından birisi de sürekli öğretimle karıştırılması gerçeğidir. Bu iki kavram karıştırılınca da doğal olarak kavram kargaşasından anlam kargaşası meydana gelmektedir. Öncelikle bu kavramların sözlük anlamlarına, ardından da etimolojilerine bir bakalım. Eğitim, “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme; terbiye” olarak tanımlanmakta. Öğretim ise “Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi; talim, tedrisat, öğrenmeyi kolaylaştıracak etkinlikleri düzenleme, gereçleri sağlama ve kılavuzluk etme işi.” olarak verilmektedir.
Etimolojik olarak da “eğitim” “-eğmek” fiilinden gelmektedir. Eğmek, yani bir biçim vermek, şekillendirmek.
Öğretim sözcüğü ise “öğrenmek” fiilinden gelmektedir. Biraz daha uzmanlaşmak veya malzemeyi kullanma becerisini gerektirir. Eğitimde maddi ve manevi değişim amaçlanırken öğretimde sadece maddi değişim amaçlanmaktadır. Eğitimin yaş sınırı/sorunu yok iken öğretimde biraz daha yaş ve zamanlama önem arz eder. Yetmiş yaşındaki birinin teknolojik alet kullanmaya başlaması bir nebze zor olabilir ancak ruhunda inkılap yapan yetmiş yaşındaki birinin kişiliğinde zor olsa da bir değişim yapması mümkündür. Buradaki değişimi de kişiliğin mutlak manada değişimi olarak görmemek gerekir. Kırk yaşına kadar elinden kılıç düşürmeyen Ömer’in iman edip Hz. Ömer olmasıyla bütün hayatını değiştirip uzlete çekilmesini beklemek bir safdillik olur. Aynı Ömer yine kılıcını sallamaya devam edecek ancak hak ve adalet uğruna o kılıç sallanmaya başlayacaktır. Aynı değişim Hz. Osman için de geçerlidir. Hz. Ömer’in okuduğu cihat ayetlerini Hz. Osman da okumuştur ancak uzlet ve ibadet Hz. Osman’da daha baskın gelmiştir. Burada birinin diğerinden daha üstün olduğu anlamı çıkarılmamalı, burada eğitimin eğitirken kişiliği bozmadan dönüştürme sürecinden söz etmek istiyoruz ki bu aslında bir medeniyetin inşası değil medeniyetin ta kendisidir.
Zaten bir medeniyetin inşası, temelleri sağlam atılmış bir eğitim modeliyle mümkündür. Bunun inşası için de günübirlik hesaplardan uzak bir mefkûreye ihtiyaç vardır. Medine’de Kuba mescidinin inşası ve Suffa ashabının varlığı bir medeniyet mefkûresidir ki bin beş yüz yıldır kalplerde ve gönüllerde yerini koruyor.
Dolayısıyla şu anda okullarımızda yapılan zorunlu eğitim değil öğretim sürecidir.
Eğitimden mahrum bir öğretim Kur’anî tabirle “kitap yüklü eşek” yetiştirir. Test manyağı olmuş ancak bilgisini sosyal yaşamına aktarmaktan aciz bireyler yetiştiren eğitim sistemimiz bir eğitim sistemi değil sakat birey yetiştiren bir yapboz tahtasıdır. Eğitimde farklılıklar zenginlik olarak kendisini muhafaza ederken öğretimde tek tipliler arasında sıyrılma bir başarı olarak addedilir. Bu bazen bir soru fazla çözmek olur, bazen bir yanlışın daha az olması başarı olarak gösterilir bazen de sallanan bir seçeneğin doğru çıkmasıyla birçok kişinin geçilmesine vesile olur ki sene ve dönem sonunda da başarı belgesiyle ödüllendirilir. Peki, eğitim bu işin neresinde?
Cevap çok basit:
Hiçbir yerinde.
Verilen belgede ne yazılır? Eğitim ve öğretim yılı sonunda… diye başlayan ardından cafcaflı sözler ve yakışıklı bir imza. Bu modelin zorunlu olmasının sorunlu bireyle yetiştirmekten başka bir ihtimali var mıdır? Torna tezgâhına konulan malzemeden defolu ürün çıkıyorsa ve bu malzeme değiştikçe aynı defo ortaya çıkıyorsa malzeme ile ilgili bir sorun yoktur, tornanın dişleri arasında bir veya birkaçı arızalıdır.
Aldığı fizik eğitimi ile sınavlarda büyük başarı yakalayan ancak bunu yaşamın bir yerinde kullanmaktan aciz, mitokondrinin görevlerini bilen, yumurta boşluğu üzerine makale yazacak kadar bilgi sahibi ancak hayatında canlı tavuk görmemiş, Ahmet Mithat Efendi’nin iki yüzden fazla eserinin adını ezberlemiş –ki Ahmet Mithat Efendi bütün eserlerinin adını bilemez- ancak hiçbirini okumamış bir kişiyi başarılı addetmek ancak sorunlu bir eğitimin eseri olur. Öğrencileri netlerle yarıştırmak amiyane tabirle iki eşeği kaldıracağı yükle yarıştırmak gibidir. Ancak yükü fazla kaldırmak da eşeği eşek yapmaktan öteye gitmez. Dolayısıyla eğitimi temel alan modellerden geriye eser kalırken öğretimi temel alan modellerden kala kala semer kalır.