Kur’an’ın insanlara tavsiye ettiği erdemlerden biri “sabır” diğeri ise “şükür”dür. Her iki kavram arasında sıkı bir ilişki söz konusudur. Sabır genellikle musibet, taat ve masiyete karşı gösterilirken; şükür verilen nimetlere karşı birer minnet ifadesi olarak ortaya konulmaktadır.
Sabır ve şükür, insanın yaratılış hikmetlerinden sayılır. Kişinin darlıkta ve bollukta, her an ve her durumda hamd ederek sabretmesi, bir nimetle karşılaştığında yaratanına hakkıyla şükretmesi onun kâmil bir mümin olduğunun göstergesidir.
Sabır kelimesi Kur’an’da 104, şükür kelimesi ise 75 defa geçmektedir. Her iki kavramın bu denli çokça zikredilmesi her iki kavramın önemine işaret etmektedir. Ayrıca hadis-i şeriflerde de her iki kavrama genişçe yer verilmiştir.
Sabrın ve şükrün birçok çeşidi bulunmaktadır. Sabrın çeşitleri genel olarak iki kısma ayrılmaktadır: Bunlardan ilki bedeni sabır ikincisi ise manevi sabırdır. Bedeni sabır; insanın nefsine ağır gelen ve yapılması meşakkat olan ibadetlere karşı gösterilen sabırdır. Örneğin hac ve umre bedeni olarak çok zahmetli ve sabırlı olunması gereken bir ibadet çeşididir. Belâ, musibet, sıkıntı ve ölüm gibi kişinin iradesi dışında kalan durumlarda gösterilmesi gereken sabır türü de bedeni bir sabırdır. Hele hele ölüm bunlar içerisinde belki de en ağır olan imtihanlardan biridir. Bununla birlikte bir insanın evladıyla, ailesiyle, açlıkla imtihan edilirken de gösterdiği sabır bedeni bir sabırdır.
Nefsin arzu duyduğu günahlara ve yerine getirilmesi nefse ağır gelen ibadetlere karşı gösterilen sabır ise manevi yani nefsi sabırdır. Örneğin şehveti bastırmak, öfkeye yenik düşmemek, günahlara sebat göstermek birer manevi sabırdır. Genel olarak sabır; darlık ve imtihan anında gösterilen sabır olarak yorumlanmaktadır. Ancak sabrın bununla birlikte bollukta, genişlikte de günahlara dalmamak şeklinde manevi bir yönü de bulunmaktadır. Sonuç olarak kul, Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirirken bedenî sabır sergilediği gibi yasaklarından sakınarak da bir anlamda nefsi sabır gösterir.
Sabrın çeşitleri olduğu gibi şükrün de çeşitleri vardır: Bunlardan ilki kalp ile yapılan şükürdür. Kalbin şükredebilmesi için oraya imanın yerleşmesi gerekir. İmanın olmadığı bir kalp her ne kadar dil ile kendisine verilen nimetleri itiraf etse de kalbî şükür yapmış değildir. Kalben şükür yapılabilmesi için kulun Marifetullah bilgisine sahip olması gerektiği gibi bir de kalbî tasdik ile onay vermelidir. İbn Abbas’tan (Radiyllahu Anh) nakledildiğine göre Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dört şey vardır ki bunlar kime verilirse ona dünya ve ahiretin en hayırlısı verilmiştir: Birincisi, şükreden bir kalp, ikincisi, Allah’ı (Celle Celaluh) zikreden bir dil, üçüncüsü, musibete karşı sabreden bir beden, dördüncüsü, nefsi ve malı konusunda kocasını günaha düşürmeyen bir kadın.” (İbn Mâce, es-Sünen, Nikah 5)
Şükrün ikinci çeşidi ise dil ile yapılan şükürdür. Dil ile şükür, nimet vereni zikretmek, O’na medh ve senâda bulunmak, O’nun ihsan sahibi olduğuna şehadet etmek ile olur. Dil ile şükür, insanın her halinden razı olması ve bu rızasını tutum ve davranışlarıyla göstermesi, Yüce Allah’ı hamd ile övmesidir. “Rabbinin nimetine gelince onu minnet ve şükranla an” (Duhâ 11) ayetiyle Yüce Allah (Celle Celaluh) bu tür şükürde bulunmayı, Hz. Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hitaben ümmetine emretmiştir. Kur’an’da meleklerin hamdinden, peygamberlerin şükründen bahsedilmektedir. Hz. İbrahim’in (İbrâhim 39), Hz. Nuh’un (Mü’minûn 28), Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın (Neml 15) hamdleri örnek gösterilmekte, bazı yerlerde de Hz. Peygamber’in Allah’ı (Celle Celaluh) hamdetmesi emredilmektedir. (Hicr 98, İsrâ 111)
Bir diğer şükür türevi ise beden ile yapılan şükürdür. Beden ile şükür, vücut azalarının her birinin veya bütününün gayesine uygun şekilde çalışarak hak ettikleri oranda nimetin karşılığını vermeleri demektir. Mesela, gözlerin şükrü, onları müminlerin kusurlarına karşı kapalı tutmaktır. Kulakların şükrü, onlarla dinlenen kusurları örtmektir. Fiili şükür olarak da bilinen beden ile şükür, nimet verene itaat etmek ve O’nun emir ve yasaklarına uymaktır. Bu anlamıyla şükür, Yüce Allah’ı hakkıyla tanımak, O’nun ihsan ettiği nimetleri yâd edip O’na itaatsizlikte bulunmamak ve bedenin uzuvlarını yine O’nun hoşnut olacağı yolda kabiliyetleri ölçüsünce kullanmak anlamına gelir.
“Hâlbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o kalpleri yaratan O’dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz” (Mü’minûn 78) Duyu organlarını yaratılış amacı dışında kullanmanın, onları yok saymak anlamına geleceği bu ayet ile haber verilmiştir. Ayrıca istidlâl göz, kulak ve kalp ile yapıldığı için Yüce Allah bu üç uzvu birlikte zikretmiş ve bu nimetlere karşı şükredenlerin çok az olduklarını bildirmiştir. İnsanlar kulaklarıyla duyduklarına inanırlar ve kulaklarıyla duyduklarını inkâr ederek de küfre girerler. Kulağı mühürlü olmayanlar hakkı işitince inanır, güzel şeyleri işitip iyilikler yapmaya gayret ederler. Böylece kulağıyla ifa etmesi gereken şükür görevini yerine getirmiş olurlar. Kulağı mühürlenmiş olanlar ise duymazlar, duysalar da anlamak için çabalamazlar. (Fussilet 26)
Gözler Allah’ın (Celle Celaluh) rahmet eserlerine bakıp ibret almak için verilmiştir (Kehf 28). Kur’ân’da gözler, Yüce Allah’ın azametini gösteren bir lütuf, bir ibret alma vasıtası haramlardan korunması gereken şey olarak gösterilmiştir. Bedendeki göz ve kulak gibi diğer uzuvlar, emre itaat ederek ve isyandan kaçınarak kullanılırsa fiilî şükür yerine getirilmiş olur. Bedendeki tüm organlar yaptıklarından sorumlu tutuldukları için her birinin kabiliyetleri oranında şükretme zorunlulukları vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de insanların darlık ve bolluk ile sınanacakları, darlıkta sabredenlerin bollukta şükredenlerin mükafatlandırılacağı; “Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle, korku ve açlıkla, mal, can ve yiyecek-içecek gibi ürünlerin azaltılmasıyla sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredip sebat ve dayanıklılık gösterenlere iyiliklerin geleceğini müjdele” (Bakara 155) ve “Eğer şükrederseniz, ben de sizin için nimetimi mutlaka arttıracağım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz benim azabım çok çok şiddetlidir” (İbrahim 7) ayeti kerimeleriyle ifade edilmektedir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem); “Müminin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir, bu özellik yalnızca müminlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder bu onun için hayırdır, başına bir belâ gelse sabreder bu da onun için bir hayırdır.” (Müslim, Zühd, 64) şeklinde buyurularak müminlerin sıkıntılı veya sevinçli anlarında sabrederek ya da şükrederek hayırla mükâfatlandırılacakları müjdelenmiştir.
Yüce Allah (Celle Celaluh) sabretmeye karşılık ahirette sınırsız ecir va’d ettiğini Zümer 10. ayette beyan etmiştir. Faziletinden dolayı sabır, imanın yapısı içinde yer almış ve Yüce Allah’ın (cc) sabredenlerle beraber olduğu haber verilmiştir (Enfâl 46). İnsanı birçok yönden geliştiren, ona yüce bir ahlâk kazandıran ve onun kurtuluşuna vesile olan sabır, aynı zamanda kişiyi psikolojik yani ruhsal açıdan rahatlatır, sonuç itibariyle de sahibini başarıya ulaştırır.
Hakeza şükredenler de sabredenler gibi mükafatlandırılmışlardır. Yüce Allah, verdiği nimetlere karşılık kullarından şükretmelerini ister, şükrün aynı zamanda nimeti ziyadeleştireceğini de va’d eder (İbrahim 7). Nimetin gerçek sahibini unutup yanlış tutum sergileyenler için Cüneyd-i Bağdâdî şöyle der: “Bir kimse, nimet vereni bırakıp da nimeti görürse; böyleleri Allah’a (Celle Celaluh) karşı perdelidirler.”
Günümüzde insanlar fiziki anlamda her türlü konfor ve rahatlığa ulaşmışlardır. Ancak bu rahatlığa rağmen birçok kimse kalbî huzuru elde edememiş, bilakis ruhî bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. İşte nimetler karşısında ne yapılacağını bilmeyen, sıkıntılara maruz kaldığında da çare bulamayan çağımız insanına Kur’an, en etkili reçete olarak sabır ve şükrü tavsiye etmiştir. Sabrın, istenmeyen durumlar, sıkıntılar karşısında başvurulması gereken en etkili teselli kaynağı olduğu, şükrün ise nimetleri yerli yerinde kullanmak suretiyle kişiyi kalbî ve ruhî huzura kavuşturduğu tecrübe ile sabittir.