Akabe’deki ön buluşmada Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem), o zamanki ismiyle Yesrib’teki İslami tebliğ ve davetin temelini attı. Liderliğini Es’ad bin Zürâre’nin yaptığı 6 kişilik bir ekip irşad grubunu oluşturarak, Hz. Peygamber ile gelecek yıl tekrar buluşmak üzere Yesrib’i Medine-i Münevvere yapma gayesiyle yola çıktılar.
Giderken dağarcıklarında Peygamber’in onlara öğrettiği Kur’an-ı Kerim’in İbrahim Suresi’nden ezberledikleri ayetler vardı. En yakın çevrelerine ve ailelerine yaptıkları çalışmaların muhasebesini yapmak üzere ertesi yıl Hz. Peygamber ile yine Akabe’de buluşmaya gittiler.
Tarihe “Birinci Akabe Bey’atı” diye geçecek bu misaka Medine’den 12 kişi katılmıştı. Geçen yılki 6 kişilik heyetten 5 kişi ve onların daveti sonucu Müslüman olmuş 7 kişi olmak üzere Peygamberimiz ile buluştular. 6 kişilik ekipten sadece Cabir bin Abdullah yoktu.
Gizli bir şekilde Akabe denilen mevkide Peygamberimiz ile buluşan bu kişiler, Yesrib’in Medineleşmesi, yani İslamlaşmasının rotasını çizeceklerdi. Ancak Peygamberimizin onlara söyleyeceği sözleri vardı.
Bey’ata katılanlardan Ubade bin Samit, olayı bizlere şöyle nakletmektedir:
"Biz o gün 12 kişi idik. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bizlere şöyle hitap etti: 'Gelin, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, elleriniz ve ayaklarınız arasından yalan uydurup iftira atmamak ve bana iyilikte karşı gelmemek üzere bey’at edin. Kim sözünde durursa o Allah’tan ecrini alır. Kim bu sayılanlardan birini işler de dünyada ondan dolayı cezalandırılırsa bu onun için kefaret olur. Kim de bunlardan bir şey işler ve Allah onun günahını örterse artık onun işi Allah’adır. Dilerse cezalandırır ve dilerse affeder.'"
Peygamber Efendimiz, (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu yeni davetçilerden kendi nefslerine dönüp bakmalarını istemişti. Biraz daha açacak olursak, onlara şunu demek istiyordu: “Artık siz sokakta alelade karşılaştığınız biri değilsiniz. Sizler İslam’ın evvela tebliğcisi, sonrasındaki adımı olan davetçilerisiniz. Onun için sizler diğer insanlardan ayrı bir topluluksunuz; çünkü iyiliği emredecek, kötülükten sakındıracaksınız. Fakat evvelemirde her şeyi kendi nefsinizde, şahsi ve ahlaki pratiğinizde yaşamalısınız. Bütün her şeyin başı kelime-i tevhiddir ki, Allah’tan başka ilah veya ilah olmaya aday hiçbir nesneyi, insanı, izmi kabul etmeyeceksiniz. O, İslam’ın olmazsa olmazıdır. Zaten bunu dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmediğiniz sürece benimle bey’atleştiğiniz diğer konulara harfiyyen uysanız dahi hiçbir şey ifade etmeyecektir.”
Bilindiği üzere o zamanlar talan ve ganimet meşhurdu; bunun bir diğer adı hırsızlıktı. İnsanlar yol kesiyor, kervan soyuyordu. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bunu men ediyordu. Aynı zinayı ve iftirayı yasakladığı gibi.
Peygamberimizin son isteğinde ise çok ince düşünülmüş bir husus vardı. “Bana iyilikte muhalefet etmeyin” diyerek, bundan sonra da kendilerinden iyilikler isteyeceğini, sonradan gelen tüm iyi işlerde kendisine itaat edilmesini talep ediyordu. Zaten İslam’ın özünde iyilik vardı. Peygamberin ağzından kötü bir şeyin çıkması muhaldi. Onun için Yesribli o davetçi topluluğu kendine bağlamış oluyordu.
Herkes biliyor ki İslam’ın kaide ve kuralları sadece yukarıda sayılan ve üzerinde bey’atlaşılan hususlardan ibaret değildir. Uluhiyet ve ubudiyet açısından İslam’ın insanlardan istediği çok şey vardı ve bunların hepsi tüm Müslümanlardan peyderpey istenecekti. Muhalefetin tek istisnası kötü olan şeylerdi.
Tevhid, insanı çok tanrılı zilletten kurtarıp tek bir ilaha kul yaparak izzete kavuşturur. Namaz o yüce yaratıcıya yapılabilecek en mühim ibadettir; oruç, zekât ve hac da öyle. Bütün bunlar iyilik idi ve sadece Yesriblileri bağlamıyordu. Onlarla birlikte sonradan gelecek tüm müminleri bu itaat çemberine alıyordu.
Nitekim o gün Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) onlardan cihad etmek üzere doğrudan bir söz almamıştı. Ama "Bana iyi işlerde muhalefet etmeyin" dediğinde, bundan sonra emredilecek cihada da katılın anlamı çıkıyordu. Tabii ki bu anlam, yukarıda da belirtildiği üzere sonradan İslam ile bey’atlaşacak tüm müminleri kapsıyordu. Yani o 12 kişinin şahsında hepimiz Allah Resulü’nün elleri üzerine ellerimizi koymuş oluyoruz.
Fıkhu’s-Siyre’de M. Said Ramazan El-Bûti’nin, “Siyret ravilerinin bu bey’atı kadınların bey’atı olarak tanımlamalarının” esas sebebi, içeriğinde fiili cihadın olduğu bir şart olmamasıydı. Çünkü tebliğ ve davetin merhaleleri vardı; şimdilik iş Mus’ab bin Umeyr gibi tatlı dilli, güzel sözlü Müslüman şahsiyetlere düşüyordu. Elbette ki İslam’da Halid bin Velid gibi komutanların söz söyleyeceği dönemler de gelecekti ve o zaman Medineli Müslümanlar Halid bin Velid’e asker olacaklardı.
Peygamberimizin muradı, Mus’ab gibi bir davetçinin eliyle Yesrib’i İslam’a kazandırmak, onlara İslami formatı vermek ve sonradan onlara “Ensar” denecek o muhteşem topluluğu hazırlamaktı. Nitekim Mus’ab bin Umeyr bu 12 kişilik ekip ile bir öğretmen olarak Yesrib’e gitti ve kısa sürede İslam’ı şehrin her adresinde konuşulur, tartışılır bir gündem haline getirdi. Sa’d bin Muaz’ın İslam’a kazandırılması ile birlikte Yesrib, Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi Vesellem) karşılamaya hazır hale geldi.
Fakat dikkat çekici bir gariplik vardı ki o da bu dinin yardımcılarının, Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) en yakın çevresi olan Kureyş’ten değil, kervanlarla yolculuk yapılan o zamanda hayli uzak bir belde olan Medine’den çıkmış olmasıydı.
Hatta Kureyş Peygambere her türlü işkenceyi ve eziyeti yapmış, ona “Ebter” diyerek hakaret etmiş, o çok sevdiği Mekke’den hicret ettirecek suikast tertiplerine girişmişti.
Ama Medine son elçiye kucak açmıştı. Onu bağırlarına basmışlar, uğruna analarını babalarını kurban verecek tarzda fedakârlık yapmışlardı. Bu da göstermektedir ki İslam bir asabiyet davası değildir. İslam, imanın kenetlediği insanların kurduğu, ulus diye adlandırılan asabiyetin fersah fersah ilerisinde bir ümmet vakıasıdır.
Peygamberimiz, yeni bir topluluğa İslam’ı tebliğ ve davet etmenin yöntemlerini günümüz davetçilerine de göstermektedir. Bunun en önemli ayağı tedriciliktir. Bidayette günün gerektirdiği donanımda davetçi görevlendirmek nasıl gerekli ise, nihayette de yeni günün şartlarına ve gereklerine göre davetçi istihdam etmek o ölçüde önemlidir.