İnsanlık hali, bazen tanıdık esnaf arkadaşlara uğrar bir çaylarını içmeye gideriz. Hani çaylarını içmeye gideriz dediğimizde mecazen günlük dil ile ne anlama geldiğini biliyorsunuz: Sohbet etmeye gideriz. Çay bahçesinde biraz sohbet ederiz, hal hatır sorarız, iki çift lafın belini kırarız, demek istiyoruz. Ama mecazen değil, gerçekten ve hakikaten bir çaylarını içmeye gitmiş oluyoruz. Onlar bize çay söylüyorlar, sonrasında da gelen müşterileriyle ilgileniyorlar. Biz çayımızı içerken onlar gelen müşterileriyle ilgileniyor, hesap kitap işleriyle uğraşıyor. Müşterinin biri gelip diğeri çıkıyor, bir başkası telefon açıyor, malın fiyatını soruyor, ödeme alınıyor, sipariş hazırlanıyor, terleri akıyor, terlerini silmeye bir saniye ayıramıyorlar.
Biz de bir köşede oturup çayımızı yudumlarken arada bir başlarını kaldırıp bize dönerek “Kusura bakmayın!” demeyi de ihmal etmiyorlar. Ne zaman esnaflara uğrasam manzara aşağı-yukarı böyle: Kuyumcusu böyle, giyimcisi böyle, manavı böyle. Sürekli mi böyleler yoksa ayağımız mı onlara bereketli geliyor onu bilemem. Çünkü biz dükkâna girdiğimizde müşteri trafiği başlıyor. Belki de var olan trafiğe takılıyoruz. Çayımızı içip kalkmaya çalıştığımızda da “Kusura bakmayın, size vakit ayıramadık, sizinle ilgilenemedik” cümlesiyle uğurlarlar.
Her zaman mı böyle, diye soracak olursanız elbette ki değil. Arada bir nefes aldıkları da oluyor. Neyse…
İnsanın kendisine, ailesine, dostlarına ve hatta kendi ruhuna ayırdığı zaman giderek azalıyor maalesef.
Genelde bu gibi durumlardan sonra onlara şöyle derim: “Beşeri ideolojiler dediğimiz Sosyalizm, Liberalizm, Faşizm, Feminizm, Kapitalizm gibi jehr û zikûm ideolojiler ile tanıştığımız gençlik dönemlerimizde büyüklerimiz 30-40 yıl önce bize Kapitalizm’i daha rahat anlayabilelim diye basit bir şekilde tarif ettiklerinde şöyle derlerdi: Kapitalizm seni devamlı dünyanın arkasından koşturur. Bugün geriye dönüp baktığımızda ve tekrar bugüne geldiğimizde şunu söyleyebiliriz: Hepimiz Kapitalist olmuşuz da haberimiz yok. Ekonomik sistem olan kapitalizm herkesin hayat tarzı olmuş, Kapitalizm çarkının birer dişlileri olmuşuz. Biz de sistemi çevirir duruma gelmişiz.
İnsan daha çok kazanmak istiyor. Daha çok tüketmek istiyor. Daha büyük, hem de akıllısından ev istiyor. Daha iyi araba istiyor. Arabası olan herkes model büyütme derdinde. Daha fazla müşteriye ulaşmak istiyor. Mevcut müşteriler yedi ceddine yeterken onu tatmin etmiyor. Daha fazla iş yapmak istiyor. Hani bazen motorcular 50 cc’lik motorları 125 cc’ye çevirerek motorların gücünü arttırırlar ya! Bunlar da edebilseler kendilerine daha fazla çalışabilmek için kendilerine ek bir motor takacaklar, daha fazla kazanmak için daha fazla çalışacaklar. 50 cc’lik motor gücü varken o 250 cc’lik çalışıyor. Daha fazla çalıştıkça daha fazla kazanmak zorunda hissediyor. Biliyor ve şunu demeyi de ihmal etmiyor: “Valla kendimizi dünyaya kaptırmış gidiyoruz. Dünya da olmadan olmuyor ha!”
Sonra bir bakıyor ki hayatı, kazanmak ve harcamak arasında gidip gelen kocaman bir döngüye dönüşmüş.
Ve belki de en acısı şu:
İnsan bütün bunları yaparken neden yaptığını, ne yaptığını sormayı unutuyor. Dini, imanı Kapitalizm silindirinin altında pestil oluyor. Çocukları büyüyor, fark etmiyor. Dostları uzaklaşıyor, fark etmiyor. Bir arkadaşıyla beraber bir çay içmeye bile vakit bulamıyor.
Bulduğunda ise telefon çalıyor, müşteri geliyor, hesap soruluyor, ödeme bekleniyor. Ve en korkuncu: Sünnet namazlar terk ediliyor, farzlar önce birleştiriliyor, sonra namazlar kaçırılıyor, sadakalar azalıyor, verilirken “La havle ve la kuvvete…” ile eller cebe iniyor, zekât tam hesaplanamıyor, verilmiyor.
Bu mesele ciddi mesele. Sadece cebimizdeki para meselesi değil mesele. Mesele, zamanımızı neye harcadığımızdır. Mesele, neye değer verdiğimizdir. Mesele, neyi başarı saydığımızdır. Mesele, hayatı neyin peşinden koşarak geçirdiğimizdir.
Bizim meselemiz ise küçük bir meseleydi. Bir dükkâna uğrayıp bir çay içmekti meselemiz. Hal hatır sormaktı. Bak sen şu işe ki bizim bu çay meselemiz, Kapitalizm’in bize unutturduğu hakikati bir kez daha hatırlattı: HAYAT SADECE PARA KAZANMAK DEĞİLDİR.
Bazen tek kuruş kazanmadığımız halde bir dostun yanında oturmak da hayattır. Gönül rahatlığıyla bir dostunla bir bardak çayı acele etmeden içmek de hayattır.
Bir insanı dinlemek, halini sormak, iki kelime sohbet etmek, bir yeşillikte, bir gölgelikte, bir göl kenarında oturmak da hayattır. Belki de hayat dediğimiz şey, kazandığımız paralardan çok, dostlarla huzur içinde içtiğimiz çaylarda saklıdır.
Çünkü insan sadece müşteriden, paradan, hesaptan ve kazançtan ibaret değildir.
Kesinlikle hepimiz bir gün, dünyanın arkasından koşarken aslında dünyanın bizi nereye götürdüğünü anladığımızda gördüğümüzde yaşımız epey ileride olacaktır. İnsan, dünyayı kazanayım derken kendisini kaybettiğini, dünyanın golünü kendi kalesinde gördüğünde elinde baston olacaktır
Kısacası bizim bu derin meselemiz, Kapitalist olup olmadığımızdan çok, neyin peşinden koşarken neyi kaybettiğimizi fark edip etmediğimizdir.
Yazımızı buraya kadar okumuşsanız arkanıza yaslanın ve YouTube’tan şu türküyü dinleyin:
“Yürü bre yalan dünya, sana konan göçer bir gün.
İnsan bir ekin misali seni eken biçer bir gün.
Yeryüzünde yeşil yaprak, yer altında kefen yırtmak
Bastığımız kara toprak boyumuzu aşar bir gün
Başımı alın kucağa, can bedenden uçar bir gün
Mezarının başına baykuş konar öter bir gün"