“Zor bir dönemden geçmekteyiz” diye klişe bir ifadeyle yazıya başlamak, biliyorum çoğunuza sıkıcı gelecektir. Bazılarınız belki tırnak işaretlerini bile görmeden yazıyı okumaktan vazgeçecek, bazılarınız da “yine mi” diyerek söylene söylene okumaya devam edecektir. Okumaya devam eden bazılarınız derginin bütün yazılarını bitirmeyi kendisine vazife bilme düsturuyla okuyacaktır belki de. Aslında her birinizin kendince haklı gerekçeleri yok değil. Bu topraklarda “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bu zamanlarda” ifadesi ne kadar itici ve gölge bir anlam barındırıyorsa, ifadenin ne kadar içi boş ve işlevsiz bir ifade olduğu biliniyorsa “zor bir dönemden geçmekteyiz” ifadesi de o kadar banal ve sıkıcı, o kadar boş ve anlamsız... Ve bu konuda yerden göğe kadar da haklısınız.
Yukarıda farklı gerekçelerini saydığım haklı tepkilerden çekinmeseydim belki de “insanlık tarihinde bu kadar zor bir dönem yaşanmadı” diyerek yazıya daha iddialı bir cümleyle başlayacaktım ki bir anda tepkilerle birlikte kendi derdini diğer insanların derdiyle mukayese edip insanların dertlerini küçümsemenin ne kadar itici ve dışlayıcı ne kadar ötekileştirici ve çirkin bir davranış olduğunu hatırlayıp ifadeyi soft bir görüntü adına yumuşattım. Yani yazı sizin gördüğünüzden de daha iddialı bir cümleyle başlayıp dergiyi bir anda kapatmanıza ve dolayısıyla bir çürük elma yüzünden elma sepetinizi denize dökmenize de sebep olabilirdim. Ancak çoklu ihtimal ve başkasının hakkına girmeme gayesiyle ifadeyi bir nebze de olsa esnettim.
Peki ya gerçekten zor bir dönemden geçiyorsak bunu nasıl bir cümleyle izah etmemiz gerekiyor? Halet-i ruhiyemizi anlatacak, meramımızı ifade edecek nasıl bir cümle kurabiliriz ki dememi bekliyorsunuz. Hayır, bunu demeyeceğim. Dönemin zor olduğu bir vak’a… Her ne kadara dönemi eski dönemlerle kıyaslayarak, kendi derdinin büyüklüğünü gösterme adına, başkasının derdini küçümsemek psikolojik bir vak’a ise kendi sorununun farkına varmamak ya da polyannacılık yaparak sorununu bilinçaltının dehlizlerinde çürümeye mahkûm etme çabası da ayrı bir psikolojik vak’a. İkisi de psikoloji literatüründe arıza diye tanımlanmakta. Üstelik bir arıza diğerinden daha hafif dereceli değildir.
Öyleyse zorluğu ifade etmek için ne yapmalıyım, kendi halkı arasında dili lâl kesilmiş bir Hz. Musa çaresizliği benimkisi. Nebevi bir davanın varisi olmak bu duyarlılığı gerektiriyor zira. İfadesi alınmayan bir sanık olarak yargılandım yıllar yılı. Adalet terazisi yerine bir kefesi olmayan ihanet terazisinde tartıldım. Çarmıha gerilen Hz. İsa gibi idamımı izleyenlerin zavallılığına gözyaşı döktüm. İhanetçinin beyanının esas alındığı bir ortamda toplum daha kaç kere çukurun içinde ciğerparelerinin kemik parçalarını bulma arayışına girecek ve bir kemik parçasıyla bir ömür boyu avunacak. Tesellisi çocuğunun bir kemik parçasını bulamayanların bir adım önünde olmak olacak. İhaneti şiar edinmiş Beko halk kahramanı sayılacak, dahası Mem’in yerine geçecek ve Zin’le evlendirilecek. Sahi Zin için bu zamandan daha zor bir zaman var mıdır?
Yontulmuş tahta yerine bir kullanımlık kartondan kahramanların putlaştırıldığı bir dönemde, kaç içici Dahhakların Kava’nın hamisi olduğu, Kavaların büyük bir aymazlıkla Dahhakları omuzlarında taşıdığı bir dönemde, hayatı boyunca bir halkın kanıyla beslenen birilerinin halkın lideri sayıldığı bir dönemde, halkın kâbusu ve casusunun kahraman, müptezel ve sapık ve bir o kadar da aşağılık bir yaratığın rehber sayıldığı bir dönemde, kardan adamların adamdan sayıldığı bir demde zamanın kolaylığından söz etmek mümkün mü? Değerlerin yok sayıldığı, çürümüş zihinlerin sağlam diye pazarlandığı, kirli zihinlerin süslenerek piyasaya sunulduğu ve bu noktada ciddi anlamda alıcı bulduğu bir dönemde biz zamanın kolaylığından dem vurabilir miyiz?
Aslanların bütün iletişim kanalları kapatılırken çakal ve tilkinin öncü ve hatta kurucu sayıldığı ve bütün baz istasyonlarının ona çalıştığı, bir halkın iletişim kanallarına casus yazılımlar yoluyla bildirim gönderildiği bir dönem zor değil de nasıl olabilir?
Bir halkın geleceği çapsız, kifayetsiz ve karakter yoksunu bir adamın yönlendirmesine bağlanıyorsa bu kifayetsiz ve kişiliksiz insan da ihaneti hayat felsefesi olarak görüyorsa bigâne kalmak mümkün mü? Zırvalar fikir, saçmalıklar felsefe, kimliksizlik ve kişiliksizlik de strateji olarak değerlendirilip kabul görüyorsa ve anlamsız zırvalarda derinlik yakalama çabası görülüyorsa ve bütün bunların üstünde bunlara bir değer atfediliyorsa bu zaman hakikaten zor bir zaman değil mi? Zamane putu bugün bir adada türbe çaputu gibi kutsanıyorsa bunu sadece bir halkın cehaletiyle mi okumak gerekir. Elli yıllık kirli ve sinsi bir planın elli günde çözülmesini beklemek de biraz fazla safdillik olmaz mı? Bütün olanları bilip anlatamamak, bütün olanların farkına varıp hiçbir şey yapamamak, bile bile ölüme atlayan zavallılara acımak ve bu zavallılarla aynı gemide bulunmak da gerçekten zor değil mi?
İnanın derdimiz bir dilim karpuz değil.
Gerçekten zor zamanlardan geçiyoruz.