İslam dini, insanı hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıran ilahi bir nizamdır. İslam dini insanlığa ahirette cennet nimetlerini vaat ederken, dünyada da huzurlu bir hayat vaat eder. Fakihler, İslam’ın nihai amacını şu cümle ile ortaya koymuşlardır: Maslahatın celbi, mefsedetin def’i. Yani faydalı olanın topluma kazandırılması, zararlı ve yıkıcı olanın ise uzaklaştırılması... Bunun için de İslam “Zarurat-ı Hamse” denilen beş şeyin korunmasını uhdesine almıştır. Bunlar; dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasıdır.
Bu beş temel esas, birbirine zincirlenmiş halkalar gibidir; ancak bu zincirin ilk halkası, tesbihin imamesi gibi diğer tüm halkaları bir arada tutan “Din Emniyeti”dir. Çünkü İslam tasavvurunda din, sadece vicdanlara hapsedilmiş bir inanç değildir. İslam hayata yön veren, canı kutsal sayan, aklı koruyan, nesli ahlaklı yetiştiren ve malı adaletle bölüştüren kurallar bütünüdür. Dolayısıyla dinin emniyeti sağlandığında, diğer dört temel hakkın da korunması zaruri bir hal alır, bir güvenceye kavuşur. Din emniyeti; bireyin ve toplumun doğru inancı serbestçe seçebilmesi, inancını hiçbir baskı, tehdit ve asimilasyona maruz kalmadan yaşayabilmesi; dinini, inancını, gelecek nesillere aktarabilmesidir. İslam, insanın yeryüzündeki varlık sebebini Allah’a kulluk etmek olarak açıklar[1]. Dolayısıyla kulluk vazifesinin hakkıyla yerine getirilebilmesi, dinin ve dindarın emniyet altında olmasına bağlıdır. İslam hukuku, dine içeriden ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı tam bir koruma kalkanı oluşturur. İslam hukuku içeriden, Müslümanların ibadetlerini özgürce yapabilmesi, tahrifattan uzak, aslına uygun bir şekilde yaşayabilmesi için din emniyetini tesis eder. Dışarıdan ise dine ve onun inananlarının haklarına, onun kutsallarına gelebilecek her türlü tecavüz, fitne ve engellemeyi bertaraf etmek suretiyle emniyetini tesis eder.
İslam, din emniyetini sadece Müslümanlar için değil, kendi şemsiyesi altında yaşayan tüm insanlık için bir hak olarak tanımıştır. Kur'an-ı Kerim’in bu konudaki en temel ilkesi şudur: “Dinde zorlama yoktur.”[2] Bu ayet, inanç hürriyetinin ve din emniyetinin en açık ilanıdır. Kimse baskı altında Müslüman yapılamayacağı gibi, Müslüman olan bir kimse de inancından dolayı kınanamaz, zulme uğratılamaz. Peygamber Efendimiz ’in (Sallahu Aleyhi Vesellem) Medine-i Münevvere’de kurduğu Medine İslam Devleti, İslam’daki din emniyetinin en somut örneğidir. Medine Vesikası, şehirdeki Yahudi ve müşrik kabilelerin dini özgürlüklerini hukuki güvence altına almıştır. Keza Mekke’nin fethinden sonra, Hicretin 9. yılında (Miladi 631) Necran bölgesinde yaşayan Hristiyanlar ile yapılan anlaşmada, onların kiliselerine, haçlarına ve ibadet usullerine dokunulmayacağı bizzat Resulullah (Sallahu Aleyhi Vesellem) tarafından taahhüt edilmiştir. İslam’ın fetih felsefesinde de mabetlere dokunulmaması, din adamlarının can güvenliğinin sağlanması temel askeri hukuk kuralıdır. Buradan anlaşılıyor ki, İslam’ın vaat ettiği din emniyeti, adil bir düzende herkesin kendi inancını güvenle yaşayabilmesinin teminatıdır.
Din emniyeti, Zarurat-ı Hamse’nin diğer maddeleri olan, can, akıl nesil ve mal maddeleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu maddelerin din olmadan korunması mümkün değildir. Polisiye tedbirler din olmadığı takdirde yetersiz kalır. Hollanda’da yılbaşı akşamlarında, Hollanda emniyetinin Müslüman gençlerin taşkınlık yapmaması için cami imamlarından yardım istemesi buna verilebilecek belki de en güzel örnektir. Çünkü din, “Bir cana kıyan bütün insanlığı öldürmüş gibidir”[3] ilkesini getirerek insanın canına kutsallık izafe eder. Din emniyetinin olmadığı bir yerde, can güvenliği sadece beşerî kanunların zayıf insafına kalır. Siyonist devletin yöneticilerinin işledikleri cürümlere ve haklarındaki mahkeme kararlarına rağmen, bu kararların icra edilememiş olması, bu zayıflığın bir sonucudur.
Din, Zarurat-ı Hamse’den olan aklı muhafaza etmek için de içki, kumar ve uyuşturucu gibi aklı dumura uğratan unsurları da yasaklar. Çünkü, dinin emirleri ortadan kalktığında, aklı koruyacak manevi kalkanlar da yıkılır. Yine Zarurat-ı Hamse’den olan neslin korunması da ancak dinle olur. Çünkü din; nikah ve aile kurumunun ayakta kalabilmesi için gerekli tedbirleri alır. Din, aileyi kutsal bir kale haline getirerek neslin ahlaki ve fiziksel emniyetini sağlar. Sapkın akımların insanlığı tehdit ettiği bir asırda dinin bu yönü daha da önem kazanmaktadır. Zarurat-ı Hamse’nin son halkasını teşkil eden malın emniyetini de ancak din güvence altına alabilir. Din hırsızlığı, faizi, gaspı ve rüşveti haram kılarak mal emniyetini ibadet boyutunda bir hassasiyetle korur. Kısacası, din ortadan kalktığında veya emniyeti sarsıldığında; can değersizleşir, akıl uyuşur, nesil bozulur ve mal yağmalanır. Modern dünyanın bugün yaşadığı küresel kriz, tam olarak bu silsilenin bozulmasından kaynaklanmaktadır.
Bugün insanlık, modern görünümlü ancak son derece vahşi bir din emniyeti kriziyle karşı karşıyadır. Batı dünyasında yükselen İslam düşmanlığı, Müslümanların ibadet, tesettür ve sosyal hayata katılım haklarını kısıtlamakta bu yönde kanunlar çıkartmaktadır. Bunun da ötesinde Gazze’de olduğu gibi, dünyanın pek çok coğrafyasında Müslümanlar sadece inançlarından ve kimliklerinden dolayı soykırıma, tehcire ve sistematik katliamlara maruz kalmaktadır. Mabetler bombalanmakta, dini eğitim yasaklanmaktadır. Bu durum, din emniyetinin küresel ölçekte nasıl ayaklar altına alındığının en acı tescilidir.
Bunun yanında belki de fiziki saldırılardan daha fazla din emniyetini ortadan kaldırmaya matuf, ona çok büyük tahribat veren bir saldırı çeşidi de dijital medya gibi araçların kullanılmasıyla yapılan saldırılardır. Modern seküler dünya düzeni, dijital medya gibi çeşitli araçlarla genç nesillerin zihinlerini deizm, ateizm gibi akımlarla zehirlemektedir. İnancın içinin boşaltılması, dini değerlerin hafife alınması ve kutsal olan her şeyin sekülerleştirilmesi, din emniyetine yönelik en sinsi ve tehlikeli tehdittir. Özellikle bu mecralarda yapılan yayınlarla sinsice hiçbir engelle karşılaşılmadan hayatın her alanına girip insanların dini inanışlarında büyük tahribatlar meydan getirilmektedir. Dijital mecrada kurdukları şehvet tuzaklarıyla Epstein adası gibi yerlerde dini duygulardan tamamen soyutlamak suretiyle insan suretinde canavarlar meydana getirmektedirler. Şayet bu tuzakları işlevsiz kalırsa bu defa da saf ve temiz Müslümanları dini, aslından kopararak radikal ve terörize bir forma sokmak suretiyle başka bir yolla saldırıya geçmektedirler. Gerek dini radikal bir forma sokmak, gerekse de dini tamamen sulandırarak sömürgeci güçlerin emrine amade kılan "modernist/reformist" yaklaşımlar, dine dış tahribatlardan daha fazla tahribat vermektedir.
Zarurat-ı Hamse’nin hakkıyla tesis edilmesi, ümmet olarak din emniyetine ne kadar sahip çıktığımızla doğrudan orantılıdır. Din emniyetini içeriden gelen saldırılara karşı korumak ancak evlatlarımıza sahih bir İslam akidesini öğretmekle mümkün olur. Dış saldırılara karşı korumak içinse yeryüzünde hakkı ve adaleti ikame edecek, mazlumların din ve vicdan hürriyetini zalimlere karşı savunacak siyasi, ekonomik ve askeri bir güce erişmekle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki; kim dini korursa din de onu korur. İnsanlığın yeniden adalete ve huzura kavuşması, dinin korunmasıyla mümkün olacaktır.
Bir dahaki yazımızda buluşuncaya dek Allah’a emanet olun. Dualarınızı bekliyoruz.