İnsan önce nefsine zulmetti sonra cinsine, sonra çevresine... Önce yasakları ihlalederek nefsine zulmetti. Sabıkalı oldu. Güvenini kaybetti. İrade kabiliyetini iyi kullanmadı. Sonra zor ve zahmetli bir dünya hayatı ile affedildiği. Hem af hem ceza... Affın kendisi ceza idi cezanın kendisi af idi. Ders almamış mıydı? Mühlet istemişti kendisi de nefsi(şeytan) de. Büyük bir iddiası vardı artık. Yeryüzünü imar edecekti.
Ama olmadı. İlk nesilde çuvalladı. Habil Kabil'i vurdu. Zulmetti. Kendine hak olmayanı istedi. Hakka tecavüz etmeyi hak bildi. Üstünlük tasladı. Bencilliğini ve üstünlüğünü aklı bir kılıfa bürüdü. Önce nefsini bu hezeyana inandırdı sonra da icra etti. Bütün şartları eşit olan Kabil, nefsine direnç ve direniş gösteremedi; yenik düştü. Kazanmış gibi görünse de aslında kaybetti. Ve göreceksiniz ki kaybettiğine şahitlik etmemize ramak kaldı... O zaman da irfan mutlak ilme dönüşecek ve geri dönmenin, düzeltmenin saati kaçmış olacak. O neden ile irfan ile bakmalı, onunla muhakeme ve muvazene etmeli.
İnsanoğlu ilahi iddiayı mucizevi bir şekilde kanıtlarcasına nankörlük, bencillik yapıyor ve zulmediyor. İlahi iddia; insanın çok nankör olduğu, bencil olduğu, doyumsuz olduğu şeklindedir ve iddia
“Şu gerçek ki nefisler bencil ve menfaatlerine düşkün olarak yaratılmışlardır.” (Nisa-128)
“O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim çok nankördür.” (İbrahim-34)
“İşte biz kazandıkları günahlar yüzünden zalimleri kötülük işlemede birbirine böylece dost ve yardımcı yaparız.” (Enam -129)
“Şüphe yok ki insan hırslı ve aç gözlü yaratılmıştır.” (Mearic-19) şeklindedir.
İşte nefsinin hırsına ve benciliğine yenilen insan bu yenilgilerini diğer insana büyük bir tasallut aracına dönüştürür. Bu arzularını tatmin için güç biriktirmeye ve diğerlerinden güçlü olmaya ihtiyaç olduğunu vehmeder. Bu duygu onu diğerinin malına, canına, ırzına,namusuna ve geleceğine göz diktirir. Bu göz dikme zamanla çeşitli renk ve kılıflara bürünür. Haklı ve meşru olma arayışına girer. İkna olur; ikna eder. Empatiden, sempatiden ve terapidenyoksun bu halin ürettiği tasallutun adıdır zulüm. Zulmedebilmenin yegâne yolu mazlumdan daha güçlü olmaktan geçer. Yani gücü eline geçiren ona adalet libası giydirmedi mi bu gücün zalim olması neredeyse mutlaktır, mukadderdir.
Peki, adaletin mihenk taşı nedir? Elbette kaynağı vahye dayanan adalet terazisidir. Zira insan insana asla adil olamamıştır. Teraziden vahyi attığı zaman bencilliği mutlaka nüks etmiştir ve kendine meyletmiş. Terazinin dengesini sarsmıştır. Adalet zedelenmiştir. Zira "Ademoğluna altın ile dolu bir vadi verilseydi, o kendisine ikinci bir vadi verilmesini arzu ederdi. Şayet kendisine ikinci bir vadi verilse, üçüncüsünü isterdi. Ademoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur.” (Müslim, Zekât, 119, 1050) Zulme meyyal insanı, zulmetmekten ancak vahiy ve adil kuvvet alıkoyar. Vahiy ve kuvveti zulümlerine kılıf yapanları hariç tutarak söylüyoruz; yeryüzünde adaleti sadece vahye dayanan kuvvet tesis edebilmiştir.
Zalim bir, mazlum bin olur. Çünkü zalim gücünü mazlum çoğunluğun zulmüne gösterdiği rızadan, sessizlikten, suskunluktan alır. Bir köyde köylü, bir beldede belde halkı, bir ülkede halk ve bu dünyada insanlık zulme rıza göstermediği sürece bir avuç zalimzulmetme kabiliyetine, gücüne ve imkanına sahip olamaz.
Aman Allah'ım, “Zulme sessiz kalan zulmü yapan gibidir” düsturunca ne büyük sorumluluk! Ne büyük cesaret ister zulme sessiz kalmamak. Ne üstün meziyet ister zulme isyan etmek. Ne büyük yiğitlik ister zulme başkaldırmak. Ne büyük irfan ister başkasına yapılan zulmü bertaraf etmek.
Varlığına ve birliğine imandan sonra neredeyse sadece adaleti tesis ve zulme son vermek için Allah, insan ile vahiy vasıtasıyla ilişki kurmuştur. Kur'an'ın temel ekseni olmuştur adalet-zulüm terazisi. Allah'ın affetmeyeceği yegâne kesimdir zalimler. Buğzetmiştir. Öyleyse o zalimin zulmünün bir parçası olmak anlamına gelen zulme rıza da zulmün ta kendisidir. İmkânı olduğu halde zulmü zail etmeyen kişi, topluluk, devlet ve yetkililer de hem Allah katında hem de insan nezdinde zalimdirler. Zira zalimin yegâne kudreti köleleridir,kanmışlarıdır, askerleridir, tebaasıdır. Firavun'un kölelerini çekerseniz geriye aciz, pısırık, korkak, bodur, yalnız bir beden kalır. Bu yalın gerçeğe binaen vahiy bizi, zulme rıza göstermekten kesin bir dil ile men etmiştir. Ve o yüzden zulmün rengi, şekli, dini, dili, ırkı ve mezhebi ne olursa olsun ona karşı dimdik ayakta olmalı.
Katil Siyonist çetenin, gaddar diktatörlerin, hain Arap şehirlerinin, zalim Batı’nın zulmünün dayandığı şey ne adalettir ne de güçtür. Dayandıkları ve üstünde yükseldikleri şey zulme rıza gösteren ve sessiz kalan yığınlardır, milyonlardır, milyarlardır. Zulme rıza göstermeyi zulüm ile eş değer tutan inancımız ne büyük inançtır. Bu prensibi olmayan Müslüman ne küçük insandır. Bu prensibi başına taç eden Müslüman insan ne büyük insandır. O nedenle;
Zulüm ile Abâd olunmaz ve bir yer helak olduğunda sadece zalimleri değil, zulme rıza gösteren mazlumları da helak olur.
Bu asırda bu vahye dayanan muazzam karakteri öncelikle Müslüman halklara sonra da tüm insanlığa yeniden aşılamalı. İnsanlık bu haslete acilen ihtiyaç duymaktadır. Öncelikle terazinin vahiy ile ancak denge bulacağı, sonrasında dengeyi bozmaya kalkışanın yakasına yapışmayı öğretmeliyiz kendimizden başlayarak çocuklarımıza, aile, akraba ve halkımıza... Sonrasında dünya kadar birikmiş bu dünyanın derdi ile dertlenmeliyiz.
Zulüm bazen susmaktır bazen konuşmaktır; bazen uyumaktır, bazen uyandırmaktır. Gece yerine gündüz ağlamaktır zulüm. Bazen de tokata diğer yüzünü tutmaktır zulüm. Zulüm cehalete yüz tutmadır. Çok kolay kanmadır. Çıplak krala her türlü libası giydirmektir zulüm.
Zulüm sessizliğe içten içe ikna etmektir kendini. Haklı çıkarmaktır içindeki putları. Zulüm, özü sıkılmış posaya dönüştürmektir ibadeti. Akıl ve kalpten beri tutmaktır vahyi. Zulüm insanın bir başına “güzeli” inşa etme kabiliyetine inanmamaktır.
Zulme rıza insanı bütün kabiliyet ve donanımlarından beri tutmaktır.
Bütün bunlar zalime zulmetme imkânı ve alanı açar.