Mayısa girmiştik. Güneşin tatlı sıcağıyla insana huzur veren bir cumartesi sabahı markete uğradık. Bir şeyler alıp çocuklarla kır gezisine çıkacaktık. Baharın büyülü havasını doyasıya teneffüs etmenin tam zamanıydı.
Marketten içeri girerken kasada ödemesini yapmış fakat mahcup bir edayla beklemekte olan bir teyzeyle karşılaştık. Kasiyerle konuşuyordu. “Aman kızım, yirmi liram eksik! Ne yapacağız? Bir yere yazsanız da sonra getirsem olmaz mı?” diyordu. Parayı sayan kasiyerin ne cevap verdiğini duymadım. Ben durmuş konuşmanın bitmesini beklerken, hanım benden erken davranıp, “Biz hallederiz teyze, siz gidebilirsiniz!” dedi. Ben de hanımın dediğini başımla tasdik edip teyzeye tebessüm ettim.
İş hallolmuştu ancak teyze gidemiyordu. Olduğu yere yapışıp kalmıştı sanki. Bütün suç ellerindeymiş gibi onları birbirine kenetledi olmadı, iki yana açtı olmadı, kendi haline bıraktı yine olmadı. O pörsümüş elleri ortada birleştirerek, “Böyle de hiç olmadı. Alışık değilim, utanıyorum.” dedi.
Bir şekilde ikna edip gönderecektik. “Kiminin parası, kiminin duası!” deyiverdim gayrı ihtiyari. Yeri ve zamanı mıydı bu sözün, bilemedim. Acaba daha da mı utandırdım, diye düşünürken; Teyze, “Allah size darlık yaşatmasın, sizi zorda koymasın. Allah razı olsun oğlum!” deyip küçük adımlarla kapıya yöneldi. Yüreği, ödeyemediği yirmi liranın ağır yükü altında ezilirken, gizleyemediği bir suçu dışa vurur gibi ahenksizdi yürüyüşü.
Dua ede ede gidiyordu. O gittikten sonra “utanıyorum” cümlesi ete kemiğe bürünmüş de karşımda duruyordu sanki. Kaç çeşit utanma vardı acaba? Çoktu herhalde! Peki, utanma duygusunun bir karakteri var mıydı? Ne demek, karaktersiz duygu mu olur? Zihnimde bir çekişme başladı.
Sizi bilemem ama her duygunun belirgin bir karakterinin olduğuna inanırım. Mesela cesaretin karakteri heybet, utanmanın karakteriyse asalettir benim nezdimde. Diğer duyguların hepsinin de gözümde şekillenen birer kişilikleri, onları tanınır kılan birer kimlikleri vardır elbette! Her neyse...
Yirmi lira için utanmak!
Ah teyzem! Yirmi lira ne ki? Kıt kanaat geçinen insanımızın nice yirmi milyonlarını çalanlar oldu ki derdest edilirken pişkin pişkin güldüklerine tanık olduk! Hatta sırıtmayla yetinmeyerek kameralara bakıp bir de tehdit ettiklerini gördük!
Ehliyetten liyakate, siyasetten sanata... Küresel ölçekte usulsüzlüğün her gün haber olduğu bir zaman diliminde utanıyor olmak, bu değerli duyguyu kaybetmemek ne büyük erdem!
Edeple ilgili duyduğum bir hadisin aklımda kalan kırıntılarına göre, Efendimiz, şöyle buyurmuş: “Utanmıyorsan dilediğini yap!”
Merak bu ya, hemen açıp dijital kaynaklara baktım. Hadis-i Şerifin tam metni şöyleydi:
“İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78.)
Hem uyarı hem tehdit hem de sınır/ölçü ifade eden bu muazzam sözün çerçevesinden bakmaya çalıştım olaya. Bizde utanma duygusu kalmış mı, kaldıysa ne kadar kaldı? Düşündüm, düşündüm, düşündüm!
Hem yirmi liranın ederi neydi ki?
Dönüp hanıma sordum, yirmi liraya ne alınır?
Dedi ki, aslında sakız yahut top şeker dışında pek bir şeye yetmez.
Reyonları gezdikçe fiyat etiketlerinden gördüm ki yirmi lirayla alınabilecek bir şey kalmamış.
Bu kadarcık para için utanılır mıydı be! Herhalde farkında değildi garibim!
Fakat mesele sadece para miktarı mıydı teyze için? Sanmam! Önemli olan hakkın geçiyor olmasıydı. Zira, “Bende hakkınız kalsın istemiyorum kızım” diyordu ısrarla. Bir yere borcunu not almalarını istiyordu.
Evet, utandığını gördük teyzenin. Oysa dürüstlük kavramının kimi yerlerde tedavülden kalktığına tanıklık ettiğimiz bir süreci yaşıyoruz. Zincir marketlerden alınmış kimyasallarla dolu deterjanlara mı maruz kaldı yoksa sesi kısılan vicdanlarla birlikte mi gitti, bilmiyorum. Her nasıl olduysa piyasada yok denecek kadar az artık. Onu ortalıktan süpüren iki şüpheli, var: Toplum ile sistem! Suçu birbirine atan bu iki tarafın hangisi haklı? Yoksa ikisi de mi suçlu? Bir cevap bulabilene aşk olsun!
Bir televizyon ekranı açıldı hayalimde. Gündüz kuşağı programları görüntülendi ağır çekimde. Küfürler, hakaretler, tehditler, saldırılar, mahremiyeti yerle bir eden sahneler, konuşmalar, yazışmalar ve ihanetler insanlık değerlerini kalbinden vurdukça izleyicinin üstüne sıçrıyordu kan.
Yemek programı için aynı masa etrafında toplanan kadınlar nimeti küçümserken birbirlerini çemkirmekteydi insafsızca. Ki birçoğu anne! Hangi kanalı açsan ötekinden beter!
İnsana yakışan edepti. Nereye gitti nahiflik, zarafet ve incelik?
İki deyim dilimin ucuna kadar geldi. Sınıfta olsam anlamını yazdırıp cümle içinde kullandırırdım öğrencilerime:
Ar damarı çatlamak
Haya perdesi yırtılmak
Ölçü ifade eden bu deyimler insan yahut hayvan olmak arasındaki ince sınırın çizgileriydi. Tabi, tercih kişiye aitti.
Giderek yaygınlaşan utanmazlık modasının zirvesinde kim var, diye bir soru takıldı aklıma. “Devlet” vasıflı oluşumlar canlandı gözümde. Mesela dünyanın gözü önünde mazlumların toprağını çalanlar, mesela yeryüzündeki petrol kaynaklarını sömürenler! Mesela değerli elementleri, para eden her şeyi gündüz gözüyle gasp edenler... hem de hiiiç utanmadan. Utanmak bir yana, arsızca, adice, ahmakça, zalimce, edepsizce!
Bence aklınıza bir iki isim geldi hemen. Geldi, değil mi? “Evet, aklımıza geldi.” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta isimlerini de söylediniz. Ben duydum, haklısınız. Tam da üstüne bastınız. Demek ki bu tezimde haklıyım. Fakat o isimleri bu sayfaya almak istemiyorum. Öykümüz kirlenmesin!
Biz de alacaklarımızı aldık ve çıktık. Ne kadar tuttuğuna bakmadım bile. Ne de olsa karttan çektirmek kolaydı. Gerisini kartın limiti düşünsün.
Yola koyulduktan sonra eşyadan ziyade aldığımız duaya sevindim. Biz, paha biçilemez dualar almıştık. Hem de yirmi liraya! Yaşlıların duası makbuldür derler. Yüreğim o duaları almanın huzuruyla tatmin oldu. Az bir iyiliğe karşılık elmaslar kıymetinde dualarla mukabele gördük!
Utanmak ne güzel şeydi; teyzeye asalet verdi, kasiyere güven. Benim de payıma güzel dualar bir de öykü düştü. Ha, unutmadan ekleyeyim; yirmi liraya siz de avuç avuç dua alabilirsiniz!