Bazı isimler vardır içinde sırlar barındırır. Gizemine ulaşılmaz. Bazı isimler vardır, sığ bir anlam taşır ancak bir beden ona mana elbisesini yükleyerek kutsi bir sözlükte yer edinmesini sağlar.
Bazı cisimler vardır et, kemik, kan ve irinden ibaret, onları hayvandan ayırmak neredeyse imkânsız… Bazı cisimler vardır maveradan bir rayiha olup ılgıt ılgıt esen rüzgârlarla içimize bir ferahlık verir. Yasin ve Aytaç’ı bu bağlamda incelemek gerekir.
Yasin, Kur’an-ı azimüşşanın gizli bir şifresi. Harf-ı mukatta… Müşriklere meydan okuma ifadesi, peygambere sesleniş ve Habeşiler diliyle “Ey insan” manasına gelen bir hitap sigası… Her ifadede ayrı bir güzellik… Her yorumda farklı bir derinlik… Yasin, buram buram cennet kokan bir isim… Bir yanında Hasan, bir yanında Hüseyin… Riyad ötelerden kervana yetişmek için yola koyulmuş, Cumali, bayram ziyaretinde. Cengiz, Turan, Latif, Hatice ve diğerleri ve diğerleri… Ya muhacerattaki iki yiğidin ölümü…
Yasin, gencecik bir fidan, açılmamış bir gonca. Hatice Ana’nın gözbebeği. Yasin, kardeşinin kahraman abisi, merhamet abidesi… Yüzü nurlu, davranışları onurlu… Diyarbakır sokaklarında kir değmemiş, günaha bulaşmayacak kadar küçük bir yaşta… Bir yaraya merhem olmak, bir derde deva olmak için ölümün kol gezdiği bir günde ölümüne kendini halkına adamış bir civanmert. Puslu havanın çakalları öbek öbek köşelerde pusu atarken Yasin, "Şehrin en uzak yerinden koşarak gelen adam" gibi kavmini uyarmak için koşan bir yiğit. Bir Kurban Bayramı’nda halkına feda, inancına fedai oldu, inandığı davaya bedenini bir kurban olarak adadı. İhanet çetesinin maskesini yırttı. Ölümüyle ihanet çetesinin tarihi değişti. Yasin bir tarih değiştiren çizgi… Çağ değiştiren olaylar gibi, tarih değiştiren bir andıç, Hak ile batıl arasında keskin bir kılıç… Tarihçiler ihanet çetesinin tarihini incelerken Yasin’den önce ve Yasin’den sonra diye bir sınıflandırma yapacaklar bundan sonra. Yasin bir kader anı, bir kırılma… Yasin ismiyle güzel, yaşamıyla örnek, ölümüyle bir dürc-i esrar. Yasin, Diyarbekir’in gülü, İyaz Bin Ganem’in varisi, kutlu bir davanın kurbanı…
Bazı isimler de sığ anlamlarına manevi bir mana yükleyerek tarihe bir dipnot olur, demiştik. Sığ ismin içinde parantezler uçuşur, metin şerhlere muhtaç kalır. Canlıyı insan yapan manevi hava gibi… İnsan bedeninden manayı çıkardığımızda geride hayvandan başka ne kalır? Hayvan zaten Arapçada canlı anlamına gelmiyor mu? O canlıyı insan yapan değerler; yeme içme veya nefes alma değil yüklendiği sorumluluk, Allah katında aldığı emanet, dağların yüklenmekten çekindiği emaneti sırtlayıştır. Yoksa gerisi hava cıva…
Aytaç da “ay” ve “taç” sözcüklerinden mürekkep bir birleşik kelime. İslami literatürde kayda değer bir anlamı yok. Seküler sokaktan yeni taşınmış gibi bu mahalleye uzak durmakta. Derin bir anlam da ihtiva etmez. Kaya, Tunç, Kamal gibi insan için kullanılması o kadar anlamsız olmasa da sığ bir yerde kalakalır. Aytaç’ı bize sevdiren, anlamlandıran Aytaç Baran’ın kendisidir. Aytaç Baran’ın aksiyoner kişiliği, fedakârlığı ve insanlara üzerinde bıraktığı etkidir. Şehit gibi yaşaması ve şehit olarak ölmesidir. Meleklerin gıpta edeceği yaşamı sayesinde Aytaç Baran tinerci ve esrarkeş gençlerin kol gezdiği bir ortamdan gençlere bir rol model seviyesine çıktı. Esfelis-safilinin kol gezdiği bir yerde eşref-i mahlûkat bayraktarı olmasıydı. Aytaç’ın ölümü şehre rahmet, kâfir ve fasıklar için lanet ve felaket oldu. Azmi sınırsız… Takvası ve cesaretini ifade etmek için kelimeler kifayetsiz… Kendisine zarar verecek çetelere hitabetindeki sözcük seçimi muhteşem, ifadesi pürüzsüz idi.
Şehadetlerinin yıl dönümünde Yasin ve Aytaç’ın şahsından tüm şehitlere Akif’çe şöyle mırıldanmak isterdim:
Şu iman harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En hain çakalların yükleniyor dördü beşi.
Köşeden yol bularak geçmek için derneğe
Kaç alçakla sarılmış her biri benziyor köçeğe
Ne hayâsızca saldırı ki dükkanlar hep kapalı!
Nerde gösterdiği vahşetle "bu: Klasik bir PKK’lı
Çehreler iğrenç, kavramlar mülhid, ifsat pelesenk
Siyoniste benzerlikleri var ortada: Vahşetler denk.
Kimi gündi, kimi ayyaş, kimi bilmem ne belâ...
Hepsinin çıktığı yer ya foseptik ya da hela
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmert eller,
Yıldırım yaylımı keleşin, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da, açıklar sinesine;
Sürü halinde gezen bombaların canisine.
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir dava uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu dava için toprağa düşmüş zahit!
Gökten ecdâd inerek öper o pâk alnı yiğit
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni Amed’e desem, sığmazsın.
Bu, taşındır diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam tavanı;
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam tavanı;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecrini bir târih-i maziye ekletsem;
…
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.