Bismillahirrahmanirrahim
Şüphesiz toplumları ayakta tutan en temel değerlerden biri, hem toplumsal hem de bireyler arasındaki yardımlaşma ve dayanışma ruhudur. Bu değerler, yalnızca zor zamanlarda ortaya çıkan geçici değerler değil, inancımızdan aldığımız ahlaki değerler ile şekillenen ve toplumsal bütünlüğü sağlayan köklü ahlaki ilkelerdir. Ancak içinde bulunduğumuz çağda hızlı şehirleşme, tüketim kültürü ve bireylerin toplumdan kopuk yaşam anlayışının etkisiyle bu değerlerin ciddi biçimde darbe aldığını ve zayıfladığını görüyoruz. Yardımlaşma ve dayanışmanın yerini giderek bireyselcilik, menfaat ve bencillik almıştır. Bu durum da toplumsal yozlaşmanın en belirgin göstergelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
İnancımızda paylaşmak hayatın doğal bir parçasıdır. Komşular birbirinin derdiyle dertlenir, sofrasını paylaşır öyle ki yediğinden komşusu yemezse rahat etmezdi. Sevinçli ve üzüntülü gününde yanında olur hem sevincini hem de üzüntüsünü paylaşırdı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışı, yalnızca bir söz değil, gündelik yaşamı şekillendiren ahlaki bir erdemdi. Bu söz hayatın o kadar merkezindeydi ki insanlar gereğini yapınca rahatlarlardı. Maddi imkanların sınırlı olduğu dönemlerde dahi insanlar, sahip olduklarını paylaşmayı bir yük değil, bir sorumluluk, bir görev ve hatta bir onur olarak görürlerdi. İşte bu ahlaki erdemlilik, bireyleri yalnızlıktan korur, topluma olan aidiyet duygusunu pekiştirirdi.
Ne acı bir durumdur ki günümüzde bu tablonun kokusunu almak bile hayal olmuş durumda. Modern yaşamın hızlanması, rekabetin artması, çekememezlik hastalığının tavan yapması ve başarı ölçütlerinin sadece maddi kazanımlarla tanımlanması, insanları kendi dünyalarına kapanmaya itmiştir. “Ben” merkezli bir hayat anlayışı, “biz” bilincinin önüne geçmiştir. İnsanlar artık çoğu zaman çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalmakta, başkasının ihtiyacı, kendi konfor alanını bozmadığı sürece kendisi için önem taşımamaktadır. Bu durum, yardımlaşma ve dayanışmanın zayıflamasına, hatta zamanla unutulmasına yol açmaktadır.
Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, bu dönüşümün en somut göstergelerinden biridir. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirini tanımadığı, selam vermekten dahi kaçındığı bir sosyal yapı oluşmuştur. Eskiden kapılar kilitlenmeden yaşanılan mahallelerin yerini, artık güvenlikli siteler ve yüksek duvarlarla çevrili yaşam alanları almıştır. Fiziksel yakınlık artmış olsa da sosyal mesafe derinleşmiştir. Komşuluk, yalnızca aynı mekanı paylaşmakla sınırlı bir ilişkiye dönüşmüş, dayanışma ve paylaşma boyutu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Bu süreçte kitle iletişim araçlarının ve dijitalleşmenin de önemli bir payı vardır. Sosyal medya ve sanal iletişim araçları, insanlara geniş bir etkileşim alanı sunsa da yüz yüze ilişkilerin yerini tam anlamıyla dolduramamaktadır. Sanal dünyada sergilenen duyarlılık, çoğu zaman gerçek hayatta somut bir karşılık bulmamaktadır. Bir paylaşımı beğenmek ya da bir yardım kampanyasını desteklemek, gerçek anlamda yardımlaşmanın yerini alamamaktadır. Bu durum, bireylerin vicdani sorumluluklarını sembolik eylemlerle sınırlamasına neden olmaktadır.
Yardımlaşma ve dayanışma değerlerinin kaybı, sadece bireysel ahlakı değil, toplumsal huzuru da derinden etkilemektedir. Bu değerlerin zayıfladığı toplumlarda yalnızlık, güvensizlik ve sosyal yabancılaşma artmaktadır. İnsanlar, zor zamanlarında kendilerine uzanacak bir el bulamadıklarında, topluma olan güvenlerini de yitirmektedirler. Aslında sahip olduğumuz ve inancımızdan aldığımız güçlü dayanışma kültürümüz, toplumsal sorunların çözümünde en etkili yollardan biridir.
İşte tam da bu noktada yardımlaşma ve dayanışmanın yeniden canlandırılması hayati bir önem taşımaktadır. Bunun için öncelikle erdemli ve ahlaklı bireylerin yetiştirilmesi gerekmektedir. Her birey, toplumun yalnızca bir parçası değil, aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir öznesi olduğunu idrak etmelidir. Paylaşmanın maddi imkanlarla sınırlı olmadığı, değer vermek, emek sarfetmek ve ilgi-alaka göstermek gibi unsurların da dayanışmanın bir parçası olduğunu bilmek gerekir. İçten gelen bir selam, samimi bir hâl hatır sorma ya da ihtiyaç sahibine uzatılan bir Umut Kervanı, toplumsal bağları şüphesiz yeniden güçlendirebilir.
Hiç şüphesiz aile, eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşları da bu sürecin en önemli aktörleridir. Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren paylaşma ve yardımlaşma bilincini kazandırmalı, bu değerler teorik bilgiler olarak değil, günlük hayatın bir parçası olarak öğretilmelidir. Bir kumbara çalışması ile nereye ve hangi mazlum ve mağdur kardeşlerimize dokunduğumuzu, paylaştığı harçlığının ne kadar kıymetli olduğunu ona hissettirmemiz gerekir. Böylece sivil toplum faaliyetleri ile bireylerin dayanışma ve yardımlaşma pratikleriyle buluşmasını sağlayarak bu bilincin toplumsal zeminde güçlenmesine katkı sunduğunu gözlerinin önüne sermeliyiz.
Netice olarak, yardımlaşma ve dayanışma değerlerinin yitirilmesi, toplumsal yozlaşmanın hem bir nedeni hem de bir sonucudur. Bireyselcilik ve çıkarcılığın hakim olduğu bir yaşam anlayışı, toplumu içten içe zayıflatmaktadır. Bu gidişatı tersine çevirmek ise mümkündür. Dinimizin bize öğrettiği paylaşma kültürünü yeniden hatırlamak, komşuluk ilişkilerini canlandırmak ve “ben”den “biz”e uzanan bir bilinç oluşturmak ile toplumu ayakta tutabilir, daha huzurlu ve daha erdemli bir toplumu inşa edebiliriz.
Dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma ahlakının hayatımızın tüm alanlarında hakim olması duası ile...