İnsan; akıl, tefekkür, geçmişi hatırlama ve geleceği tasavvur etme ve anı en güzel bir şekilde yaşama arzu ve yeteneği ile donatılmıştır. Bu özellikleri sayesinde yeryüzünde düzeni ve adaleti sağlama potansiyeli ile insan, sahip olduğu akıl, ahlak ve bilinçle dünyayı doğru yönetme sorumluluğunu üstlenmiştir.
Meleklerin bu yaratılışa dair sorusu bir itiraz değil, anlamaya yönelik bir sorgulamadır. Çünkü insanın hem iyilik hem de kötülük yapma potansiyeli ve yeteneği vardır. Nitekim insan, tarih boyunca büyük iyilikler yaptığı gibi büyük zulümler de işlemiştir.
Melekler insanın bu kötü olarak tavsif ettikleri yönlerini nerden bildi. Bilmiyoruz.
Daha önce gelip geçen bir insan medeniyeti mi oldu? Böyle olduysa insanın iyi yönlerini de hatırlamaları gerekirdi. Ya da konu yaratılacak insan açısından anlaşılsın diye meleklere bu ilhamı Allah mı verdi bilmiyoruz.
İnsan fesat yapabilecek kapasite ve potansiyelde mi? Evet.
Fesat bir yerdeki dengeleri bozmaya, asli amacı unutturmaya, mecrasından çıkarmaya çalışmanın her türüdür.
İnsan kan dökebilir mi? Evet.
Hem de en barbar bir şekilde katliamlar yapacak kadar kan dökebilir ve döktü de!
Ama bir şey belli ki bütün bu tehlikeli görünen meyle itiraza rağmen, Allah’ın “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diye buyurması, insanın taşıdığı derin değere ve potansiyele işaret eder.
Allah, insan denen varlığı çamurdan bugünkü insanın şeklinde yarattı.
“Gerçekten biz insanı pişmemiş kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” (Hicr: 26)
Pişmemiş, kuru çamur şekillendirildi.
Sonra bu şekillenmiş çamura onu kımıldatan hareketlendiren, yani bütün canlıları hareketlendiren canlandıran “can” denen şey verildi.
Bu durumda da insanın diğer yaratılmışlardan zaman zaman bir farkı olmadı.
“O, sizi çamurdan yarattı, sonra ömrünüze belirli bir süre tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Siz ise hâlâ şüphe edip duruyorsunuz.” (Enam: 2)
Belirli ömür, tayin edilmiş yaşam süresi, ecel diğer canlılarda da olan bir şeydir. Hala melekleri şaşkına uğratacak, aşktan cezbeye gelip secdeye varacak bir durum yok.
“O Allah ki, yarattığı her şeyi en güzel bir şekilde yarattı; insanı yaratmaya da çamurdan başladı.” (Secde: 7)
Evet, insan güzeldir ama bunun yanında diğer yaratılmışlar da güzel ve yaratıcının yaratıcı kanununa tabiidir. Bu insan hala diğer yaratılmışlara fark atıp meleklerin secde edeceği makamda değildi.
“Ardından onu güzel bir insan şeklinde düzenleyip ona ruhundan üfledi. Böylece size kulaklar, gözler ve kalpler bahşetti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Secde: 32)
İşte tam da burada insan Allah’a halife oldu. Yeryüzünde temsilci konumuna, makamına oturdu. Ve buradan sonra meleklere verilen emir devreye girdi
İşte tam da asıl fark, ona ruh üflenmesiyle ortaya çıkar:
“Ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr: 29)
“Yaratılışını tamamlayıp onu insan olarak düzenlediğim ve içine kendi ruhumdan üflediğim zaman, ona secde ederek yerlere kapanın.” (Hicr: 29)
Halife olmanın yaratılış süreci tamamlandı. İşte bu noktada insan, sıradan bir varlık olmaktan çıktı; bilinç, idrak ve anlam taşıyan bir varlık haline geldi. Bu da onu “halife” olma konumuna yükselti. Ve bu konumlamadan sonra insanda üstünlük vasıfları sıralanmaya başladı.
İnsanın yaratılışının tamamlanması dile getirilince özellikle üç duyu melekesi vurgulandı. Bu duyu organı olaraktan ziyade duyu melekesi olarak vurgulandı.
İnsana verilen kulak, göz ve kalp; sadece biyolojik organlar değil, aynı zamanda anlamayı, görmeyi ve hakikati kavramayı sağlayan derin yetilerdir.
Bu nedenle halifelik:
Üstünlük değil sorumluluktur.
Yetki değil imtihandır.
Güç değil bilinçtir.
Gerçek halifelik, insanın kendi içindeki ilahi cevheri keşfetmesiyle başlar. Kendi hakikatini bilen insan, Rabbini tanıma yoluna girer. Ve bundan sonra hayatın bütün süreçlerinde ilahi nazar ile adeta bir peygamberlik misyonu ile sarf-ı nazar eder.
Bütün bunlarla beraber Yaradan’ın “benim nurum” dediği ve sadece insanda var olacak olan ruhu insana verdi. İşte o zaman insan yaratılmışların en üstün mertebesine, makamına oturdu. Yaratılmışların özeti ve zübdesi oldu. Kâinat onun emrine verildi. Ve muazzam yetenek ve makama melekler gelen emir ve görülen süreç ile bu makama ve makamın sahibine secde etti.
“Sizi yarattık, sonra size şekil ve biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi hemen secde etti.” (Araf: 11)
Evet, bu makamdaki insana melekler secde etti. Melekler insanlık makamında olana secde etmeye memurdur. Ama insan meleklere secde etmeye memur değildir. Melekler insana hizmete memurdur. Ama insan meleklere hizmete memur değildir.
Bu bilinçte olan insan:
Olaylara derin bir anlam perspektifiyle bakar.
İnsanlara karşı merhametli olur.
Amacı yok etmek değil, ıslah etmektir.
Sürekli kendini sorgular ve doğruda kalmaya çalışır.
Böyle bir insan için halifelik; bir makamdan çok, bir yaşama biçimidir.
Halifelik makamında olan insana;
Melekler secde eder, emrinde memurdurlar.
Bedendeki melekeler emrine amade olur.
Bu makamdaki insan yeryüzünün adalet sütunudur.
Bu makamdaki insanlar, yolunu şaşıran engelli insanlar için bir kurtarıcı ve uyarıcıdır.
Bu makamdaki insanlar kâinatın bütününü özellikle insanı vücutlarından bir parça görerek sorumluluk taşırlar. Hedefleri insanları ve insanlığı kazanmaktır.
Hayatın işleyişi mesuliyetinde hiç engelli olan ile sıhhatli olan aynı olur mu?
“Bu iki zümre insanın misâli, görmeyen ve duymayan biriyle gören ve duyan kişiye benzer. Hiç bunlar birbirine eşit olabilir mi? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Hud: 24)
Allah’ın ve Allah’ın halifesi olabilen insanların, insanlığa olan daveti insanın gerçek insanlık makamına çıkmasındadır. İnsanın kendi içinde var olan insana ait ilahi cevherdir. Bu cevher insanın kendisidir. Kendini tanımanın ve Rabbi ile buluşmanın makamıdır.
“Allah’ın dâveti karşısındaki tavırları itibariyle kâfirlerin hâli, tıpkı çobanın çağrısını duyduğu halde, bu sözleri manasız bir ses ve gürültü olarak algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü akıllarını kullanmazlar.” (Bakara: 171)
Böyle bir yaratılışın farkında olan insan,
Olaylara ve gelişmelere ilahi nazar ile bakar çünkü yeryüzünde müstesna bir makamın kendisine tahsis edildiğinin farkındadır.
Böyle yaratılışın farkında olan insan:
Hakkı tanımayan insanların hakkı tanıma engelli olduklarını bildiği için, ilahi bir emir peygamberi bir misyon ve metotla insanlığa yardımcı olmaya çalışır. Gözleri, kalpleri, kulakları sahiplerinin hizmetine açmaya çalışır.
Böyle bir insanın hedefinde; insanlıktan intikam almak değil, cennete taşıma ve adalete kazandırma hedefi vardır. İntikam, ancak vücudun ölümüne sebep olacak arızalı bir organın kesilmesi mecburiyeti gibidir. Vücudundan bir parça koparınca üzülür ama yaşaması için mecbur olduğunun farkındadır.
Böyle bir insan halifelik makamındadır. Yeryüzünde Allah’ın temsilcisi konumundadır. Bu insanı insanlık makamından uzaklaştıracak arzu ve isteklerinin değeri ne olursa olsun onu emrine alacak kadar despotik bir güce ulaşmasına izin vermez.
Böyle bir insan narsist bir sürece girmez. Bu tehlikeye karşı en doğru bildiği yola rağmen belki yanılıyorum endişesi ile yanlışı görür görmez geleneği, süregeldiği duruşu kutsamadan Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde namazın her rekâtında “Yarabbi bizi doğru yola hidayet et” (Fatiha: 6) diyerek günde en az yirmi yedi defa tekrarlayarak duruşunu gözden geçirir. Israrı ve direnişi yanlışta değil doğrudadır.
Böyle bir insanı küçük bir coğrafya parçası esir alacak kadar büyük olamaz. Çünkü makamı zaten kâinatın efendiliğidir.
Böyle bir insanı yaratılışın bir ayeti olan ırkı esir alamaz. Çünkü onu daha yüksek makamlara yükselten binlerce başka ayetler vardır.
Böyle bir insan hürdür. Özgürdür, insandır çünkü yeryüzünü Yaradan’ın temsilen halife makamında olan Allah’ın kuludur.
Kâinatta kusursuz bir düzenin varlığı mutlak bir Yaradıcı’ya işaret eder. İnsan, akıl ve ruh sayesinde bu düzeni anlayabilecek özel bir varlıktır. Halifelik, insanın yeryüzünde temsil ve sorumluluk taşıma makamıdır, üstünlük değildir. İnsan, Allah’tan ona verilen özel nurun farkına varması ile insanlık makamına yükselir. Gerçek halifelik; akıl, ahlak ve bilinçle hareket ederek dünyayı adaletle yaşama çabasıdır.