Kâinat, suskun bir kitap gibi durur; fakat dikkatle bakana, her satırıyla konuşur.
Her zerresinde bir ölçü, her hareketinde bir denge, her oluşunda bir hikmet saklıdır. Bu düzen ne tesadüfün eseri ne de başıboş bir akışın sonucudur. Aksine her şey, görünmeyen bir iradenin, ihata edilemeyen bir ilmin ve kuşatıcı bir kudretin izlerini taşır. Kâinattaki bu muazzam yaratılış ve adalet; zerresinden bütününe, yazından kışına, zemininden semasına çelişkisizlik esasına tabiidir.
Tarihteki hakikat arayışında olan filozoflar ve İslam düşüncesine sahip bütün hakikat yolcuları bu hakikatin arkasındaki muazzam gücü ve muharriki tanımaya çalışmıştır. Bazen filozoflar bunu aklın diliyle “ilk muharrik” diye ifade etmiş, peygamberlerin öğrencileri olan hakikat yolcuları da kalbin diliyle Allah diyerek dile getirmiştir. Her iki yaklaşım da aynı gerçeğin etrafında dolaşır: Varlık, kendi kendine yetmez; bir kaynağa işaret eder.
Fakat bu büyük düzenin içinde bir varlık vardır ki, yalnızca var olmakla kalmaz; varlığı sorgular.
O varlık insandır.
İnsan, kâinatın ortasında duran seyirci bir varlık değildir. O, aynı zamanda bu büyük sahnenin anlamını arayan bir yolcudur. İçinde dinmeyen bir özlem taşır: sonsuza, mükemmele, tamamlanmaya, tamamlamaya dair bir özlemi ve arayışı vardır. Bu özlem, onu diğer varlıklardan, küçük hesaplamalardan, kısa olan ömrün zaman sınırlarından kurtaran ve onu diğer yaratılanlardan ayıran en önemli bir özelliktir.
İnsan, aklıyla düşünmeye başladığında, kalbiyle derinleştiğinde ve ruhuyla yöneldiğinde; kâinatın sessiz sandığı hakikatlerin aslında kendisiyle konuştuğunu fark eder. Her şey bir perde gibi aralanır; görünenin ardındaki görünmeyene işaret etmeye başlar.
Ve bu büyük sanatın içinde insan, sıradan bir figür değil; anlam yüklenmiş bir merkez olarak yer alır.
Yaratılış düzeninin merkezine yerleştirilen varlık insandır. Yani yaratılışın anlamı, düzeni ve amacı, insana yüklenen sorumlulukla doğrudan ilişkilidir. Yani insan yaratılışın öznesidir.
İşte bu noktada ilahi hitap yankılanır:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 30)
Bu hitap, insanın omuzlarına bırakılan ağır bir sırrın ifadesidir. Halifelik, bir üstünlük nişanı değil; bir emanetin yüküdür. İnsana verilen, hükmetme yetkisi değil; hakikati temsil etme sorumluluğudur.
Melekler, bu sırrın karşısında hayretle sorar. Çünkü insan, çelişkili bir varlıktır. Hem yıkmaya hem inşa etmeye muktedirdir. Hem karanlığa hem nura yönelebilir. Bu yüzden insan, sadece görünen haliyle anlaşılabilecek bir varlık değildir.
“Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben pişmemiş kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.” (Hicr 22)
“Hani Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” dediğinde onlar: “Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz, Seni övgüyle tesbih ve takdîs ediyoruz” demişlerdi.” (Bakara 30)
İlahi cevap ise kısa ama derindir:
“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 30)
Bu cevap, insanın henüz açığa çıkmamış derinliğine, saklı cevherine, bilinmeyen istikametine işaret eder.
İnsan, önce topraktan şekillenir.
Aynı toprak gibi sıradan, aynı toprak gibi sessiz…
Sonra ona hayat verilir; hareket eder, yaşar, hisseder. Fakat hâlâ diğer canlılardan çok da farklı değildir.
Ta ki o ana kadar…
“Ona ruhumdan üflediğim zaman…”
İşte o an, insanın hikâyesi değişir.
Toprak, ruhla buluşur.
Madde, mana ile tanışır.
Sessizlik, anlam kazanır.
İnsan artık yalnızca yaşayan bir varlık değil; bilen, fark eden, sorumlu olan bir varlıktır. Ve bu fark, onu halifelik makamına taşıyan asıl eşiği oluşturur.
Halife; Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmak demektir. Ancak bu temsil bir üstünlükten çok, büyük bir sorumluluğu ifade eder.