Sorunun ucu açık olunca “hangi açıdan, neyle ilgili” der gibi bakıyorsunuzdur. “Bu kadar kolay soruya ne gerek var” diyenleriniz de yok değil. Zaten soru çoğumuza kolay gibi gelir ilkin. Tam bir sehl-i mümteni örneği. Üzerinde düşünüldükçe, biraz kafa yordukça, daha doğrusu gözle algılanan sözcüklerdeki mana, beynin kıvrımlarına doğru yol aldıkça sorunun derinliği ortaya çıkıyor. Kelimelerin yüklediği anlam ete kemiğe bürünmeden soruya cevap vermenin pek de kolay olmadığı görülüyor. Öyleyse evvela soruya bir açıklık getirmek gerekiyor.
Hangi açıdan bakacağız soruya?
Hangisi mi daha değerli, hangisi daha çok mutluluk mu getirir, hangisi daha çok huzur mu verir, hangisi daha zor mu?.. Sorular zincirinin halkalarına yüzlerce halka eklemek mümkün… Her birinin cevabı diğerinden farklı olacaktır nitekim. Hiçbirini diğerlerinden ayırmadan irdelemeye çalışmak bizi belli bir sonuca götürebilir. Zaten tüm bu soruların kesişim noktası iki durumun mukayesesi değil midir?
Evvela vermenin gizil bir hazzı, almanın zahiri bir memnuniyeti vardır. Veren kişi, mutluluğunu – kibir ve riya işin içinde yoksa – belli etmez veya etmek istemez. Alan kişinin mahcubiyetini düşünür. Empati kurar. Yıpratmaz muhatabını. Elindekinin kölesi olmaktansa elindekini hizmetine adar. Malının bekçisi veya hizmetçisi değil sahibi ve efendisi olur. Veremeyenlerin ise bir hırs kaplar benliğini, daha fazla biriktirmek, daha fazlasına sahip olmak için mutluluğunu feda eder. Atlara sahip olur, sahip olduğu atlarına seyisler bakar. Evlere sahip olur, bir kâğıt parçasına başkası oturur. O kâğıt parçasından daha fazlasına sahip olmak ister. Sahip olduklarına hizmete adanır. Güvenlik gerekçesiyle koruma tutar, kamera sistemi kurar, uykusunun kaçmasına sebep olur. Biriktirdiklerini başkasının kasasında saklar. Sakladığı kasaya kira öder. Kısacası sahip olduğu mal, kişiye huzur getiremediği gibi huzurunun kaçmasına da neden olur.
Alan kişi, ihtiyacı olduğu için, bir ihtiyacı giderildiği için hoşnuttur ancak bu hoşnutluk, haz derecesinde değildir. Temel ihtiyaçların giderilmesidir. Haz, temel ihtiyaçların bir üst derecesidir. Temel ihtiyaçları gidermek filozofların deyişiyle kişiyi doyuma götürmez. Çünkü hayvansal ihtiyaçların giderilmesi kişinin doyuma ulaşması için tek başına yeterli değildir hiçbir zaman. Haz ile mutluluk arasındaki mesafe veren ve alan arasındaki mesafe ile eşittir. Veren kişi, verirken bir aşamaya kadar zorlanır, zorlanması doğası gereğidir. İnsanın doğası dediğimiz aslında yazılım programından başka bir şey değildir zaten.
Vermek biraz da fedakârlık gerektirir, diğerkâm olmayan bir bireyin bunu başarması kolay değildir. Kişinin çocukları için fedakârlık yapması, anne – babası için fedakârlık yapması, hatta arkadaşları, komşuları için fedakârlık yapması bir dereceye kadar normal görülür. Ancak tanımadığınız/ tanımadığımız birisi için fedakârlık yapmayı anlaşılır kılan bir durum olmadığı için böyle bir fedakârlık, bir şeyleri aşmış olmayı gerektirir. Hem kendisine ait olanı vermenin zorluğunu, vermeyenler nereden bilecek? Veren kişi olmadığımız zaman bunun üzerine ahkâm kesmek de daha kolay olur, ancak bir karşılığı yoktur bu ahkâm kesmenin. Zaten karşılığı olsaydı “ahkâm kesme” ile ifade edilmeyecekti. “Ne var canım, altı üstü senden fazla olanı veriyorsun” gibisinden iri iri laflar etmek derinliği olmayan sığ insan özelliği. Bu laflar kimi zaman sizin de kulağınıza çalınıyordur.
Veren kişi, korkabilir, çekingen davranabilir, veren el titreyebilir. Bu korku, bu çekingenlik, bu titreme; kalbin beyinle birleştiği noktadan sinyal alır. Orada bir parıltının olması, bir ışığın yanması gerekir. Kalp ve beyin burada küçük bir mücadeleye girişir. Ancak bu titreme aşamasından sonra kalp ve beyin, başka bir ifadeyle duygu ve akıl ruha teslim olur ve hareket manevrası gelişir, yavaş yavaş haz almaya başlar. Verememe durumundaki karamsar tabloya girmek istemiyorum. Bir bataklıkta debelenmenin kimseye bir faydası olamayacaktır.
Kişinin verdiğinin karşılık bulması, gönülde ferahlık meydana getirir. Karşı tarafın yaşamına dokunulduğu hissi, kişinin ruhunda deruni bir inkılaba yol açar. Bu, kişinin yaşamına sirayet eder. Bir de bakarsınız ki Sevr mağarasında kutlu elçinin yoldaşı kılar.
Almak insana daha kolay geldiği için, zor olan vermek farza dönüşür ve imtihanın beş temel basamağından biri olur.
Vermenin artmaya yol açacağını yazar büyük kitap. Matematik iflas eder. Dörtten iki çıkarınca beş etmekten söz etmek... Rasyonalizm dumura uğrar. Eksilen şey nasıl artabilir ki? O zaman bunu akılla idrak etmek mümkün görünmemekte, dolayısıyla okyanus mesabesindeki kâinat bilgilerini sığ bir akılla idrak etmeye kalkışmak havanda su dövmekten ibaret. Hem okyanusu bir bardağa sığdırma çabası da tımarhaneye giriş için açık bir gerekçe olur… Okyanus mesabesindeki kâinat ilmi karşısında dâhilerin beyni bir su bardağı kadardır oysa. Öyleyse beyni çay kaşığını geçmeyeni ikna etmek beyhude bir çaba olsa gerek.
Vermek, sadaka, zekât ve bütün bunların sonunda artıştan söz etmek… Bu işte bir terslik olmalı değil mi? İlk başta hepimize ters geliyor. İnanç gömleğimizi çıkararak bakalım olaya. Burada insan sadece inanıyor, iman etmiyor. “Ey iman edenler, iman ediniz” sözü beynimizde bir girdaba dönüşüyor. Verdiğimizde bizdekinin azalması evrensel fizik kurallarına daha uygun oysa... Bu işteki tersliği, daha doğrusu benim terslik olarak addettiğim bu paradoksu düşünürken tabiatı gözlemek bir vaha oldu uçsuz bucaksız sahramda. Bahar dönemiyle birlikte budadığım ağaçlar gözümün önündeki sis perdesini araladı, beynimdeki soru işaretleri yumağını çözdü. Ağaç budarken bir sene boyunca gözüm gibi koruduğum, her türlü bakımını yaptığım fidanların dallarını keserken ellerim nasıl da titriyordu. “Bu dalı da kes” diye müdahale eden arkadaşımın oradan gitmesi için içimde dua etmedim değil. Kestiğim dallar, birkaç hafta sonra yeni dalların fışkırmasına zemin hazırlarken ağacın kök salmasına, gövdenin de kalınlaşmasına vesile oluyordu. Üstelik budamada ne kadar cömert ve cesaretli davrandıysam ağaç da o kadar hızlı gelişti. Meyveler daha bir iri oldu. Bütün bu teorik bilgilerden sonraki pratiğime rağmen her budamada yine de ellerim titremiyor değil. Hâlbuki ağaçtan kestiğim her dal, ağacın serpilmesi, neşvu nema bulması için hayati işlev göreceğinden eminim. Budama, ağacın fedakârlığı oluyorsa ve bu fedakârlık ağaca fayda sağlıyorsa malımızı da verirken malımızı da budamış olmuyor muyuz? Kesilen her dal nasıl ki ağaçta yeni dalların önünü açıyorsa verilen her mal da yeni malın önünü açacaktır. Hem o malın içinde hak sahiplerinin de hakları ödenmiş olarak…
Ya budanmayan o koca koca ağaçlara ne demeli?
Onlar sadece çalı çırpı yığınından ibaret kalır. Ne şekli şekil ne de meyvesi istenilen düzeyde meyve sayılır. Sadece azaptan bir gömlek olur üzerimizde.