İslam Tarihinde Medreselerin hayli uzun ve canlı bir serüveni vardır. Her alandaki ilerleme ve gerilemede ilk akla gelen faktör eğitim olunca medreselerin sorumluluğu üzerinde çok durulmuştur. Farklı dinlerin, medeniyetlerin, kültürlerin ve milletlerin birbirleriyle bilgi alışverişi, savaşlar, işgaller, hızlı büyüyüp yayılan kimi ekoller, etki gücü yüksek dehalar, düşünürler, maddi ihtiyaçlar gibi birçok faktör medreselerin sürekli revizyonunu gerektirmiş ancak bu güncelleme her zaman beklentileri karşılamamıştır. Öte yandan kapsadığı kümeye sonunda para, makam, unvan, itibar, seçkinlik gibi açık faydalar öngören her disiplinde olduğu gibi medreseler de dünyevi rekabetlerin nahoş sonuçlarından kaçamamıştır.
Batıda kilise aleyhine gelişen rönesans ve reform hareketleriyle birlikte, sömürü, silah, güç, sanat, akademi, özgürlük, pozitivizim gibi birbirini hem besleyen hem de üreten içiçe geçmiş her yönde korkunç hızda ilerleyen somut değişim rüzgarları, Osmanlıyı da kasıp kavururken yine medreseler masaya yatırılmış ama devasa savaşların, kayıpların ve yığılmış sorunların altında kalmıştı.
On dokuzuncu asrın sonu itibariyle medreseler için manzara şuydu:
- Eğitimde Donukluk: Medreseler, her ne kadar müfredatlarına zaman zaman eklemeler yapsalar da alet ilimleri denilen sarf, nahiv, bedi, meani, beyan, mantık gibi alanlar eğitimin uzun bir kısmını işgal ediyor fen bilimleri neredeyse hiç okutulmuyordu. Bu da mezunların modern dünyaya uyum sağlamasını zorlaştırıyordu.
- Suistimaller, liyakatsizlik: Bazı medreselerde ilmi standartlar düşmüş, eğitim kalitesi gerilemiş, hurafe ve batıl inanışlar yaygınlaşmıştı.
- Ekonomik Sorunlar: Medreselerin vakıf gelirleri azalmış, müderris ve talebelerin maddi durumu kötüleşmişti. Bu, ilmi üretimi sekteye uğratıyordu.
- Siyasi ve Sosyal Kopukluk: Medreseler, modern eğitim kurumları (mektep, rüştiye, idadi) karşısında etkisiz kalmış, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmişti.
- Batılılaşma Baskısı: Tanzimat ve Islahat Fermanları ile başlayan modernleşme hareketleri, medreseleri geri planda bırakmış, Batı tarzı eğitim kurumlarına ağırlık verilmişti.
Daha birçok sorun için zaman zaman radikal kararlar alınıp ıslah amaçlı bazı adımlar atılsa da dönemin puslu havası altında hepsi gölgede kalmış yaraya merhem olmamıştır.
Çoğu yerel ve lokal düzeyde olan son dönem Medrese Islah Çabalarını istisna edersek Mesela:
- Tanzimat (1839-1876) ile birlikte medreseler, modern eğitim sistemine entegre edilmeye çalışıldı. 1869’da Şeyhülislamlık, medrese müfredatını düzenlemek için bir nizamname çıkardı, ancak uygulama sınırlı kaldı.
- II. Abdülhamid (1876-1909) medreselerin ıslahı için çeşitli adımlar attı. Örneğin, 1892’de “Mekteb-i Nüvvab” kuruldu; bu okul, medrese kökenli öğrencileri kadı ve müftü olarak yetiştirmek için modern eğitim metotlarını benimsedi. Ayrıca, Darülfünun’un kurulmasıyla medrese mezunlarının modern eğitimle tanışması hedeflendi.
- II. Meşrutiyet döneminde (1908 sonrası) medrese reformları için daha yoğun çalışmalar yapıldı. 1914’te “Medreselerin Islahına Dair Nizamname” çıkarıldı. Bu nizamname, müfredatın modernize edilmesi, sınav sisteminin getirilmesi ve medrese hocalarının maaşlarının düzenlenmesini içeriyordu. Ancak I. Dünya Savaşı nedeniyle bu reformlar tam uygulanamadı.
- Cumhuriyet Dönemi’nde ise 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatıldı ve eğitim tamamen modern okullara devredildi. Bu, medrese ıslahatının nihai olarak son bulmasına neden oldu.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Medresetü’z-Zehra Projesi bu tabloda nerede duruyordu?
Aslında Üstadın bu hayali, medreselerin ıslahı için en kapsamlı projelerden birini önerdi.
Evvela, dokuz yaşında başladığı ve henüz on dört yaşında iken icazet aldığını ve kendi ifadesiyle otuz yıl ilim tahsil ettiğini hatırlayalım.
Ve bizzat kendisi müderrislik vasfıyla on dokuz yaşında iken 1897 yılında Van’da Horhor Medresesini açar. Ve bu medresede sadece dini dersleri değil fen derslerini de verir. Üstad sonraları bu ilk adımı için şu tabiri kullanır: “Medresetü’z Zehra’nın Van’daki nümûnesi olan ve vefat eden Horhor Medresesi.”
Dönemin İngiliz Sömürge Bakanı’nın "Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırma” temalı konuşmalarını gazetede okuyunca Bediüzzaman çok hiddetlenmiş ve bir "İslam Darülfünûnu" kurmayı düşünerek milletin dünya ve ahiretini onunla kurtarmayı tasavvur etmiştir. Aynı yıllarda Afrika’ya ait gördüğü ve Mübarek Medrese dediği Ezher’e gitmeyi düşünmüş sonra benzer bir medresenin Asya’da da olması gerektiğini söylemiştir.
“Ellibeş yıllık hayalim” dediği bu proje için Üstad, İstanbul’a gitmiş, ilk başta çok dikkate alınmasa da bunu sonraları devletin gündemine sokmayı başarmış fakat birinci dünya savaşı başta olmak üzere bazı nedenler mani olmuştur. Üstad gazetelerdeki makalelerinde, eserlerinde, aşiretlere yaptığı derslerde (Münazarat’ta) bu projenin detaylarını vermiştir.
Ona göre, geri kalmışlığın ve toplumun başına gelen tüm felaketlerin ana sebebi, "cehalet, zaruret (yoksulluk) ve ihtilaf (ayrılık)" şeklinde özetlediği üç büyük hastalıktır. Bu hastalıkları din ve fen ilimlerinin birbirinden ayrılmasından kaynaklanmaktadır. Medreseler sadece din ilimlerini, Mektepler (modern okullar) ise sadece fen ilimlerini öğretiyordu. Bu ayrılık da vicdan ve akıl birbirinden uzaklaştırmıştı. Bediüzzaman, bu ikiliği ortadan kaldırarak cehaleti, yoksulluğu ve ihtilafı giderecek bir projeye kafa yormuş ve bu Medresetü'z Zehra fikrini geliştirmiştir.
Üstad Hazretleri, Medresetü'z Zehra projesini şu esaslara dayandırmıştır:
- İlimlerin Birleştirilmesi: Birinci ilkesi, dini ilimlerle fen bilimlerinin birleştirilmesidir. O, "Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (birleşmesiyle) hakikat tecelli eder" diyerek bu birleşimin önemini vurgulamıştır.
- İslam Birliği: Proje, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Kürt, Arap ve Türk gibi farklı etnik kökenden gelen Müslümanları, ortak bir "İslam milliyeti" şuuru etrafında birleştirmeyi hedeflemiştir. Eğitim dili olarak Arapça, Türkçe ve Kürtçenin bir arada kullanılması planlanmıştır.
- Manevî ve Maddî Kalkınma: Medresetü'z Zehra, hem manevi değerleri güçlendirmeyi hem de modern bilimlerle donanımlı bireyler yetiştirerek maddî kalkınmaya hizmet etmeyi amaçlamıştır. Bu sayede İslam toplumunun hem dünyasını hem de ahiretini kazanması hedeflenmiştir.
Ve projesinde şu hususların altını çizer:
Mısır’daki Ezher Üniversitesinin kız kardeşi olan, Medresetü’z-Zehra Bitlis’te iki refikası da Bitlis’in iki kanadı hükümündeki Van ve Diyarbakır’da kurulacaktır.
1. “Medrese” adını taşıyacak.
2. Bilinen medrese ilimleri ile modern ilimler beraber okutulacak. Eğitim dili; Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz şeklinde formüle edilecek.
3. İki kanatlı yani hem dinî hem dünyevî ilimleri bilen ve hem Kürtlerin ve hem de Türklerin güvenecekleri yani ırkçı olmayan Kürt ulemasını veya ünsiyet sağlamak için yerel dile âşina olanlar müderris olarak tayin olunacak.
4. Kürtlerin yetenekleri gözetilecek. Onların kolay ve hızlı kavrayışlarıyla beraber farklı mizaçları dikkate alınacak.
5. Ortak derslerle birlikte ihtisas şubeleri oluşturulacak.
6. Mezunlara istihdam imkanları sağlanacak. Mezunları diğer devlet üniversitesinden mezun olanlarla eşit haklara sahip olacak.
7. Öğretmen yetiştiren fakültelerin, öğrencileri burada staj yapmalı ki düzen ve gelişmişlik ondan buna, fazilet ve diyanet bundan ona geçsin.
Üstad, 1911 yılında Sultan Mehmed Reşad'ın Rumeli seyahatine katılmış ve Van'da bir üniversite kurulması fikrini ona arz etmiştir. Sultan Reşad, bu fikri benimsemiş ve bunun için 20 bin altın lira tahsis etmiştir. Cihan harbi ve Osmanlının yıkılmasıyla bu adım başarısız olmuş. Sonrasında 1922 yılında Ankara'ya gelmiş TBMM de bu proje için küçük bir ödenek ayrılmışsa da sonra bu ödenek başka projeye kaydırılmıştır.
Üstada göre Risale-i Nurlar, bir nevi Medresetü’z Zehra’nın manevi misyonunu üslenmiştir. Fakat fiziki olarak bu proje hâlâ ihtiyaç olarak önemini korumakta himmet ehli, cesur ve dirayetli yöneticilerin ilgisini beklemektedir.
Vesselam.