Müminler ancak kardeştirler…” (Hucurât Suresi, 10)
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin...” (Âl-i İmrân Suresi, 103)
“Kimim ben?” sorusu çok ciddi bir sorudur. İnsanların çoğu bu soru üzerinde hayatları boyunca hiç düşünme fırsatı bulmadan yaşar ve en sonunda soruya hiçbir cevap verme hissi yaşamadan ölürler. Kim olduklarına genelde kendileri dışında kalanlar karar vermiş ve kendisi de bu kararı olduğu gibi kabul etmiş olur.
Onun için hür bir zihinle kimliğini belirleme ve ilan edebilme yetisi, insani bir ayrıcalıktır. Çünkü bu özgürlüğü elde edebilmek için içinde bulunduğumuz çağ, etrafımızda yıkmamız gereken çok kalın zindan duvarları örmüştür. Mesela kimi resmi ideolojilerin, biz daha çok küçük yaşlarda iken etrafımıza okulda verdiği eğitimle ördüğü kalın duvarları yıkmamız gerekecektir. Kimi resmi ideolojiler vatandaşlarının sahip olması gerektiğini düşündüğü zihnin kalıplarını döker ve tüm halkının zihnini birebir o kalıplar ölçüsünde üretmek için her yolu dener. Dahası insanın zaman algısına hükmeder. Bunun için tamamen masa başında yazılmış uydurma tarih algısı üretir. Zihnimizi var eden kavramların içine yerleşecek anlamları bile o seçer. Böylece konuştukça zihinleri köle olarak yetiştiren bir dil oluşturur. Direnirsen, seni “hiç” edecek toplumsal çoğunluğun kör edici baskısını kullanır. Böylece kendi iradenle seçtiğini düşündüğün bir kimliğin içine hapseder. Üstelik ömür boyu kimliksiz bir köle olduğunun farkına bile varamaz, ölürsün.
Bazı hür insanların ise kendisine hazır halde verilmiş değil, kendi kendine doldurduğu kimlik kartı vardır. Bu kimliğin bir kısmı kendini tanıtmak, bir kısmı ise aidiyet hissettiği yeri işaret etmek için doldurulmuştur.
İşte o doldurma anı “Kimim ben?” sorusunun cevabının sadece birinci aşamasıdır. “Kimim ben?”. Cevap: Kürt’üm, Türk’üm, Arap’ım…! “Kimim ben?”. Cevap: Müslüman’ım, Hristiyan’ım, Budist’im…! “Kimim ben?”. Cevap: Liberalim, sosyalistim; ekmekçiyim, sadece ekmeğime bakıcıyım; babayım, davayım, şehadete adayım; akılcıyım, metaakılcıyım; esmerim, siyahım, beyazım…
Liste uzayıp gider. Bolca çelişki içerse bile birçoğu aynı anda kimliğimiz olabiliyor. Hem Müslüman hem Kürt hem metafizikçi hem doğucu olabiliyoruz mesela. Seçtiğimiz kimlikler arasında herhangi bir savaş veya çatışma çıkmadığı sürece istediğimiz kadar kimliği seçip kimliğimize yazdırabiliriz. Ama kimlik krizi sorunu, bazen bariz seçilmiş kimlikler arasındaki bariz çelişkiler sorununun çok ötesinde sorunlarla karşılaşır. İşte kimliğimizi belirlemenin ikinci ve en önemli aşaması tam da buradadır. Kimlikler çatıştığında hangi kimlikten taraf durduğumuz, hangi kimliği ikinci kimliğe indirdiğimiz, hangi kimliğimizi sonra kullanılmak üzere ötelediğimiz, hangi kimliğimize yönelik saldırıya şiddetle karşı koyup hangisine yönelik saldırıyı tolere edilebilir bulduğumuz sorunu, bizi biz eden gerçek kimliğimizi kim olduğumuzu belirler. Gerçek kimliğimiz işte böyle anlarda ortaya çıkar.
Mesela etnik milliyetini inkar edip onunla savaşan ile Allah'a ve indirdiği dinine ait her şeyi inkar etmeyip onunla barışık olan; Allah'a ve indirdiği dinine ait her şeyi inkar edip onunla savaşan ile etnik milliyetinle barışık olan arasında seçim yapmak zorunda kaldığında, yaptığın seçim, kimliğinin (kim olduğunun) kendisi olacaktır. İşte orada insanın kendiyle savaşı başlar. Bazıları kendi zihinlerine karşı hile yaparlar, kendi kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırmak isterler. Ama seçimini yaptıkları en üst kimlikleri, “kimim ben?” sorusuna ilk verdikleri cevaptır.
Oysa milliyet (ırk) hem suni bir şeydir hem de alın teri veya faziletler sergileyerek ulaşılmış/ulaşılabilecek bir şey değildir. Doğuştan gelir. Sunidir çünkü insanların kökü birdir. Sonradan ayrıştırma yapılmıştır. Yine sunidir çünkü milletler tarih boyunca o kadar çok birbirine karışmıştır ki ırk artık doğuştan getirilen genlerle belirlenebilecek düzeyi aşmıştır. Artık sadece kendini hissettiğin ırk, senin ırkın olmaya başlamıştır.
Ama milliyetçilik, suni ve belirsiz olduğu artık herkes tarafından bilinir olmasına rağmen, çağdaş dünyada en başat düşünce haline getirilmiştir. “Gelmiştir” değil de “getirilmiştir” dememizin sebebi, bunun bir üst kirli zihin tarafından politik bir silah olarak kullanıldığının altını çizmek içindir. Zihinde kardeş olanların arasına sınırlar çekmek, bölüp parçalamak, birbirine düşman kardeşler yapıp savaştırmak için kullanılan bu silah, bugün gerçek düşmanlarımızın en büyük silahına dönüşmüştür.
Aramıza cetvelle sınırlar çizdiler. Kim olduğumuzu onlar belirlediler. Her birimizin eline bir kimlik tutuşturdular ve bizi birbirimize düşmanlar haline getirdiler. Bizler birbirimizden nefret edip canhıraş şekilde birbirimizle savaşırken, onlar burası Arap Gazze, burası Peştun Afganistan, burası Fars İran, burası Türk Türkiye, burası Kürd Kürdistan demeden içimizden canlarının istediğini öldürdüler, hepimizi köle edinip sömürdüler, asimile edip inancımızı, gelenek göreneğimizi, kültürümüzü, yani gerçek kimliğimizi zihnimizden sildiler. Kimliğimizi kaybettik.
Bugün “kimim ben?” sorusunun kaosunu yaşıyoruz. İçimizde gerçek kimliğinden iğrenenlerin, gerçek kendisinden nefret edenlerin oranı artık azımsanmayacak derecede yükseldi. Hatta çoğunlukla, gerçek kimliğini taşımaya devam edenlerin halkımızın arasından, insanlarımızın zihninden temizlenmesi gerektiğine inanmış, ömrünü buna adamış kimi yönetimlerce yönetiliyoruz.
Oysa ümmet olma bilinci doğuştan gelmeyen, alın teri dökmeyi gerektiren bir düşünce üretimi sonrasında oluşur. İnsanın kimlik seçimi, elinde olmayan, doğuştan gelen vasıflarla oluşmaz/oluşmamalı. Erdemler, faziletler bir irade gösterisi sonrası oluşmalıdır. Ümmet bilinci, iradeye dayanır. Bir akıl yürütme çabasıyla kabul edilir. Kimlik işte budur!
Bu kimliği kabul ettiğinde, kucağınızın daha geniş şekilde açıldığını göreceksiniz. Kardeşleriniz çoğalacak, birlik beraberlik oluşacak. Birlik beraberlikle beraber güç gelecek. Güç zalimleri defedecek. Zalimlerin olmadığı coğrafyada da huzur olacak, güven olacak, kardeşlik sevgisi olacak. Merhamet, hoşgörü, tahammül kültürü yaygınlaşacak. Sınırlar kalkacak ve özgürlük artacak. Gerçek kimliğini bulunca, “sen” gerçekten “sen” olmaya başlayınca, senin için, senden “öteki” olanlarda “sen” olmaya başlayacak.
Söylenecek çok şey, verilecek çok örnek var ama yerimiz ancak biraz da basit tanımlamalar ve kısa karşılaştırmalar yaparak bitirmeye yetecek yeterliliktedir. Unutmayalım ki;
- Irk milliyetçiliği bizi böler, inançtan güç alan ümmetçilik ise bizi bütünleştirir.
- Irk milliyetçiliğinin kökü sekülerdir. İnançtan gelen ümmetçilik ise ilahi kökenlidir.
- Irk milliyetçiliğinin anavatanı Batıdır. İnançtan gelen ümmetçilik çoğunlukla Doğuludur ama ona göre Doğu da Batı da birdir.
- Irk milliyetçiliği sınırlara hapseder, ayrıştırır. İnançtan gelen ümmetçilikte ise sınırlar geniştir, dünyanın hepsi tek devlet, tek millettir.
- Irk milliyetçiliğinde “öteki” olanlar rakiptir, düşmandır. İnançtan gelen ümmetçilikte ise “öteki” görünenler kardeşlerindir.
- Irk milliyetçiliğinde “benim olan” vardır. İnançtan gelen ümmetçilikte ise “bizim olan” vardır.
- Irk milliyetçiliği tek kültür, tek renk olduğu için fakirdir. İnançtan gelen ümmetçilik ise tüm kültürleri, tüm renkleri içerdiği için zengindir.
- Irk milliyetçiliği güçsüzdür, bölük pörçük haldedir, kolay lokmadır. İnanç kardeşliği ise güçlüdür.
- Irk milliyetçiliği “benim gibi olacaksın ki bir hakkın olsun”, der. İnançtan gelen ümmetçilik ise “benim olan, bende olan her şeyin aynısına sen de sahip olma hakkına doğuştan sahipsin” der.
“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini mü’min kardeşi için de sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.” (Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme” 59)
"Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez..." (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58.