Ah Ümit ah, bir gün olsun şu güneşlikleri çekiversen ne olur? Ne gündüzün aydınlığını gördüğüm var ne de gecenin ay yıldızını. Varsa yoksa floresan lambanın ölgün ışığı. O da kir pas içinde. Kendine faydası yok ki içeriyi aydınlatsın? Boğuluyorum be adam, beni öldürmek mi istiyorsun?
Bir dakika, öldürmek mi dedim? A evet, öyle dedim. Tabi ya, öldürmek istiyorsun, belli! Neden daha önce düşünemedim ki?
Dışarıdan sesler gelir mütemadiyen fakat kimseyi göremiyorum. Sağır değilim ama kör ve dilsiz bıraktın beni. Öyle olsun, boğulmanın yanında bir de merakımdan çatlayayım ki olsun bitsin.
Çatlamak demişken, çatıda açılmalar var haberin var mı? Duvarlar da öyle. Boyalar dökülmekte. Kiremitlerin arasından yağmur sızıyor. İstersen tamir etme, ben alıştım. Ama ilk sağanakta üstüne üstüne damlatacağım o suyu. Ne ekersen onu biçersin aslanım. Senin evin olabilirim ama benim de bir şerefim var canım, aa!
“Ümit’in evi dökülüyor!” dediklerini biliyorum. Hey beton yığınları hey! Siz beni geçmişte görecektiniz, nasıl da saltanat sürdüm yıllarca. Sizin gibi hazır malzemeden mamül değilim bir kere! Kerpiçlerim buradaki topraktan karıldı. Damı tutan ağaçlarım, pervazlar, eşikler ve sair... hepsi doğanın has ürünü, hepsi el emeği.
Dur bakalım, bahçe kapısı mı açıldı? Biri geliyor. Gelen sen misin yoksa? Perdeler açık olsaydı görürdüm elbette. Yüzünü seçemiyorum ama yürüyüşü sana benziyor. Bak şimdi üzüldüm bir yandan. Zira benden beter olmuşsun. Nedir bu dağınıklığın? Böyle değildin eskiden. Amaaan, üstüme vazife değil. Nezaket gösterip sormayacağım, neme lazım? Anahtar her zamanki yerinde. Gir bakalım içeri Ümit Efendi, gir!
Kapı açıldı. Anahtar gelişigüzel atıldı masaya. Ümit’in rutinine alışıktı bütün nesneler. Onu karşılayan boy aynasından geçti gölgesi. Ayağına terliğini geçirdi. Fayans zemin yüksek sesle adımlarını saymaya başladı. Bir... iki.. üç... Yedinci adımdan sonra tekli koltuğa bıraktı kendini. Bu tenha evde canı sıkılan varlıklar gözlerini onun üzerine dikip her hareketini dikkatle izlerdi.
İşte bırakıverdi kendini üstüme. Ağırlığa bak, peh! Ha bir kedi oturdu ha Ümit! Yatağına gidip uyusa bari. Ama yok, illa burada duracak! Uyuklaya uyuklaya televizyona bakacak. Sadece bakacak çünkü ne olup bittiğini gördüğü yok. Öyle olmasaydı şimdiye kadar fark etmiş olurdu harabat halimi.
Nice zamandır değiştirmedi örtülerimi, kirlilik hissinden huylanıyorum. Üstelik mutfakta birikmiş bulaşığın kokusu da sinmiş üstüme. Biri gelip üstümüzdeki tozları alıp kapkacağı yıkasaydı ne iyi olurdu!
Radyoya uzandı yine. Müziği açtığına göre masa başına geçecek. Acaba ne yazıyor deftere. Her gece uzun uzun karalıyor bir şeyler. Kalem köreldikçe açıp açıp yazıyor. Katlettiği kalemlerin sayısı belli değil!
Ah kara bahtım ah, Ümit’in elinde kaldım! Oturdu mu, üç beş sayfamı koparmasa olmuyor. Ne istiyor bu adam benden bilmiyorum ki! Düşün, düşün, düşün; yaz, yaz, yaz; karala, karala, karala ardından da yırtıp çöpe at! Birkaç sayfalık ömrüm kaldı. İşte yine başlıyor:
“Merhaba ey gönül sızım, dinmez bir hasretle seni özlüyorum. Işıl ışıl bakan gözlerin, o tatlı gülüşün gitmiyor aklımdan. Beni affedeceğini, birlikte kurduğumuz yuvana dönebileceğini ummaktayım. Benimse kalbim pişmanlığa teslim olmuş çoktan. Kapıyı çekip gittiğinden beri, seni düşünmeden geçirdiğim bir anım bile yok. Senle çıkıp gitmiş ruhum. Duygularımı da götürdün kendinle, bir kuru bedenle kaldım. İşe gitmek hevesinden ziyade biraz zaman geçiririm diye erkenden çıkıp kurum binasına gidiyorum, oradan da eve dönüyorum. Bunların dışındaki her şeyi bıraktım. Çünkü o kadar boşluğa savruldum ki hayatın geri kalanıyla ilgilenmiyorum artık. Komutla çalışan bir nesneden farksızım. Gülüşüm, neşem, rengim, sesim-soluğum gitti. Sana olan muhtaçlığımı ve pişmanlığımı bu satırlarla ilan ediyorum. Özür dilerim sana kötü davrandığım için. Rica ederim, dön evine. Şu ömür denen yolculukta tekrar benimle yol alır mısın?”
Aklından geçen cümleler böyleydi. Düşüne düşüne yazdı. Vakit akıp gitti. Deftere geçirdiği satırlara aynı duyguyu yansıtabilmiş olmayı umdu. İstediği gibi olmuşsa sayfayı güzelce bir zarfa koyup ertesi sabah evi terk eden Sevim’e göndererek arayı düzeltecekti. Eşini dönmeye ikna edebilirse, bir daha sudan sebeplerle onu kırıp üzmeyecekti.
Yüzünü sıvazlayıp gözlerini ovduktan sonra arkasına yaslanıp ne yazdığına baktı:
“Merhaba Sevim, nasılsın iyi misin? Dün işler çoktu. Yoruldum. Eve gider gitmez yattım kanepeye.
Sen nasılsın, günlerin nasıl geçiyor?
Yarın... yarın... Bir gün işten sonra bir yerde oturalım mı?
Ben... Seninle...
Sen de olmasan bu dünyada sığınabileceğim kimsem yok.
Galiba bi...
Acaba.. birlikte. Evini terk edip gittiğin günden bu yana aralıksız içim daralıyor. Keşke böyle bir tatsızlığı hiç yaşamasaydık.
Ne demişler bilir misin, ‘Hasta olursun, yanında eşini bulursun. Dara düşersin destekçin eşini görürsün. Mutsuz olursun, teselliyi evinde bulursun. Derde düşersin, dinleyici eşini bulursun. Anlarsın ki; eşin dünün, bugünün ve yarınındır.’ Tam da bizi anlatan bir söz, değil mi?
Seni seviyorum. Sen de beni seviyor musun?
Belki bir gün affedecek kadar anlayacaksın beni”
Yok, yine olmadı. Hiç olacağa da benzemiyor. Aklından geçirdiği ile yazıya döktüğü arasında benzerlik bile yoktu. Düşündüğü sırça köşktü, yazdığıysa enkaz!
İstediği duyguyu aktaramadıkça öfkelendi. Masadaki malzemeler başlarına gelecekleri biliyordu. Derken kalem yere çalındı, defter duvara! Yerinden sökülen sayfalar da çöpe... İsabetsiz atışın üstüne bir de küfür yedi buruşturulmuş kâğıt. Masa itildi, sandalye sürüklendi. Ortalık, Ümit’in kuruntularına kaldı.
Sevim Hanım gitti gideli tadı yoktu hayatın. O gidişin ardından Ümit yaşama küstü, Ümit’in evi de o ayrılıktan sonra koca bir mezara döndü. Zamanla düzeleceği beklenen her şey “eylemsizlik yasası”nın paslı ağlarında çürümeye yüz tuttu. Ev sahibi ne kendine bakabiliyordu ne de evine.
Ümit, yaptıklarından dolayı eşine ve eşinin ailesine karşı mahcuptu. Eşine bir mektup yazarak durumu düzeltmenin çabasındaydı. Lakin düşündüğüyle yazdığı bir olmuyordu. Kısır döngüye dönüşen bu arayışlar her gece tekrarlanan bir kâbustan öteye geçmiyordu. Günün sonunda duvarlar yumruk yiyor, el altındaki diğer eşyalar şiddet görüyordu.
Hele bu gece çıldırmış gibiydi. Eline ne geçtiyse döküp saçtı yine de öfkesi dinmedi. Ev tedirgin oldu. Ümit’in hali iç açıcı değildi. Gövdesine ağırlık yapan çatıdan çatırtılar yükseldi. “Kendim zor duruyorum ayakta bir de Ümit’in kahrını çekmek var. Bu geceyi de sapasağlam atlatsak bari.”
Yine zamana sığındı ev. Ümit’in gücü tükenince dururdu elbet. Gelsin dakikalar geçsin saatler! Karanlık dışarıdaki ahvali örttükçe içerideki evham arttı.