Babam odama girip lambanın söndürülmediğini görünce, “Neden lambanı söndürmedin, bunca elektriği neden boşa harcadın?” der, beni uyarırdı.
Lavaboya girip de iyi kapatılmamış musluğun su damlattığını gördüğünde sesini biraz yükseltir ve “Neden o musluğu güzelce kapatmayıp onca suyun boşa akmasına sebep oldun” der, beni kınardı.
Küçük olsun büyük olsun bir hata yapsam beni sorguya tutar, uyarır ve bazen de azarlardı. Kendisi hasta yatağında dahi olsa yapıp ettiklerimi gözetler, yanlışım olunca müdahale ederdi.
Epey zamandan beri iş arıyordum. Bir iş sınavına müracaat etmiştim. Uzun süredir beklediğim o gün nihayet geldi. Talip olduğum bu işin mülakat sınavına girmek için erkenden evden çıkmam gerekiyordu. Bu, hayatımdaki gireceğim ilk mülakat sınavı olacaktı. Meşhur şirketlerden birinin belirlediği önemli bir iş için birçok kişinin talepte bulunduğunu anladım.
Bu mülakatı kazanıp işe alınsam her gün fırça yediğim bu evden de ayrılacak ve belki bir daha bu eve dönmeyecektim. Yani böyle düşünüyordum.
Sınav günü erkenden kalktım en güzel elbiselerimi giydim, hoş kokular sürünerek dışarı çıkmaya niyetlendim. Kapıdan çıkarken bir elin omuzuma değdiğini hissettim. Dönüp bakınca babam olduğunu gördüm. Hasta yatağında olmasına rağmen tebessümle bana baktı ve cebime biraz para koyduktan sonra sınavda kendime güvenmemi, olumlu davranmamı, hiçbir soru karşısında tırsıp korkmamamı tembihledi. Ben de içimden gelmemekle beraber gülümsedim ve nasihatlerine ‘evet’ anlamında başımı salladım.
Hızla evden çıktım. Bir taksiye atlayıp sınavın yapılacağı yere doğru ilerlemeye başladım. Şirketin kapısından içeri girer girmez çok şaşırtan bir şeye şahit oldum. Kapıda ne bir görevli, ne de güvenlik yetkilisi vardı. Gelenleri mülakatın yapılacağı yere yönlendiren yazılı levhalar dışında bir şey yoktu.
Binanın dış kapısını açmak için elimi kapı koluna attığımda kapı kolunun yerinden çıkacakmış gibi durduğunu fark ettim. Babamın evden çıkarken yaptığı nasihatini hatırladım ve olumlu davranmanın gereği olarak o kapı kolunu güzel bir şekilde düzelttim.
Peşinden o yönlendirici levhaları gözeterek ilerlemeye başladım. Önüme şirket binasının bahçesi çıktı. Bahçeyi sulayan hortumun bir süreden beri açık bırakıldığını anladım. Zira ortalık suyla dolmuştu. Demek ki bahçıvan suyu kapatmayı unutmuş, çoktandır akan sular her tarafı suyla kaplamıştı. Babamın evdeki o suyu israf etmemem konusundaki uyarılarını hatırladım ve su vanasını bulup kapattım.
Sonra şirket binasından içeri girerken, gündüz olmasına rağmen kapı civarındaki hemen bütün elektriklerin yandığını gördüm. Yine babamın o kınamalarını hatırladım ve boşa yanmakta olan o lambaları söndürdüm.
Sınavın yapılacağı üst kata çıkınca çok büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Bunlar, benim gibi mülakata gireceklerden başkası değildi. Bu kadar kalabalık gerçekten beni şaşkına çevirdi ve kendi kendime başarılı olma şansımın hiç olmayacağını düşündüm. İsim listesine adımı yazdırdıktan sonra umutsuz bir halde sıramı beklemeye koyuldum. Şöyle etrafa bir bakındım. Sınav için gelenlerin giyimleri çok cafcaflıydı. Kimisi Amerika’nın bilmem ne üniversitesinden mezun olduğundan söz ediyor kimi de bir başka meşhur üniversiteden… Kendi kendime “Bunlar kazanmayacak da kim kazanacak” diye düşünmeye başladım. Kendime ve durumuma acıdım. Acaba sınavı kaybetmenin moral bozucu durumunu yaşamamak için çıkıp evime mi gitsem diye düşündüm. Sonra babamın bu durumu hiç onaylamayıp gene beni eleştireceğini hesap ederek beklemeye devam ettim.
Sırası gelen kişilerin içeride çok fazla kalmadan dışarı çıktıklarını görünce tekrar bir umutsuzluk dalgasına tutuldum. Gitsem mi, kalsam mı diye karar vermeye çalışırken bir de baktım kapı görevlisi adımı okudu. Heyecanım doruğa çıktı. Kendi kendime bu kadar kelli felli adaylar dururken beni karşılarında gören sınav komisyon üyelerinin şaşıracaklarını ve belki benle alay edeceklerini düşünüyordum. Babamın cesur olma tembihini hatırladım ve “Ya Allah, bismillah” deyip kapıya yöneldim. İçeri girip selam verdim. Selamdan sonra üç komisyon üyesinin karşısındaki sandalyede yerimi aldım. Uzun uzun gülümseyip bana baktılar. Komisyon başkanı bana “Göreve ne zaman başlamak istersiniz” diye sordu.
Şaşırdım. Galiba sahiden benle alay ediyorlar diye içimden geçirdim. Yine babamın nasihatlerini hatırlayıp kendimi toparladım. "Sınavım başarılı geçince o zaman göreve başlarım" dedim.
Komisyon başkanının sağındaki üye, “Sınav bitti ve sen kazandın” dedi. Ben, “Ama bana herhangi bir soru sormadınız ki” deyince, komisyonun üçüncü görevlisi şöyle dedi. “Biz teorik sorular sorarak en ehliyetli kişinin seçimini yapabileceğimize inananlardan değiliz. Bizim için pratik önemli. Bunu da sizin binaya girişiniz esnasında kamerayla izledik ve gördük. Hayırlı olsun.”
İşin bu deminde ne görev ne de sınavı kazanmam değil, babamın bana olan yaklaşımını düşündüm. Zihnimde hep onun siması, kulağımda onun sesinden başka bir şey yoktu. Ve hemen eve koşup onun ellerini ve ayaklarını öpmeyi istiyordum. Sınav salonundan çıktım ve eve doğru aceleyle koşturdum.
Eve yaklaştığımda bazı akraba ve komşuların kapının önünde beklediklerine şahit oldum. Geldiğimi görünce umutsuzca bana bakıp durdular. Meğer babam vefat etmiş.
Ben her şeyi daha yeni anlamışken gelen bu ayrılık gerçekten acı ve ağırdı. Kendi kendime neden şimdiye kadar babamı anlamamışım, duymamışım. Gözlerim körleşmiş de onun güzel yüreğini, geleceği gören o basiretini görememişim diye hayıflandım ama artık yapılacak bir şey yoktu.
Ey babam, gidişin çok acı oldu. Beni, kardeşlerimi iyi insanlar olalım diye bıkmadan, usanmadan eğittin. Bizim bunu anladığımızı görmeden gitmen ise doğrusu bize çok dokundu.
Evet, şimdi babam vücuduyla aramızda değil ama o her zaman yanımızda yaşıyor, yaşamaya da devam edecek.
Ne mutlu evlatlarının dualarında yaşayan babalara. Ve yazıklar olsun babasını anlamadan onu kaybedenlere.
Arapça’dan çeviren: Mehmet Cömer