Yıllardan beri, ABD - israil ilişkisi hakkında hep şu soru sorulmaktadır: israil mi Amerika'yı yönetiyor ve kullanıyor ya da Amerika mı israili yönetip kullanıyor? Kuyruk mu iti sallıyor it mi kuyruğu sallıyor? Kim it kim kuyruk?
Bu sorulara muhtelif bakış açılarına göre cevap verildi.
Ama belki tarihin hiçbir döneminde Siyonist ve Epsteinci çete bu denli Amerika'yı teslim almamıştı. Onlarca yıldır Amerika'nın israili desteklemesi, Amerika'nın Ortadoğu çıkarları çerçevesine oturtuldu. Eskiden israil için sanki ABD'nin bir eyaleti denilirdi. Ama ikinci Trump dönemi ile beraber, israil asıl devlet ve Amerika'nın tamamı ise adeta israile bağlı bir vilayete dönüştü.
Bütün dünya, müttefik denklemi ile izah edilemeyecek bu durumu ibret ve dehşet ile izlemektedir. Terör örgütü israil elebaşısı Netanyahu ellerindeki kartları kullanarak, ABD'nin gücünden sınırsız bir şekilde istifade edip kendi adına tarih yazmayı hedeflemektedir. Haritaları değiştirip bölgedeki denklemleri kalıcı olarak şekillendirmek istemektedir. Böylelikle büyük israil projesini gerçekleştirmeye giden yol açılacaktır. Netanyahu, kendi gücü ile bitiremeyeceği bütün dosyaları ve hesapları ABD'nin gücü ile kapatmak istemektedir. Bu noktada istediklerinin bir sınırı olmamakla beraber, siyaset matematiğine de uymamaktadır. Terör çetesi israilin dünyada dibe vuran itibarı, olduğu gibi onu kayıtsız şartsız destekleyen ABD'ye de yansımaktadır. Öyle ki, israile verilen mutlak destek ve bu doğrultuda yapılan hamlelerin ABD'ye ağır maliyetleri olmaktadır.
Kendilerini hiçbir şekilde güvende hissetmeyen halklar ve devletler, yeni bir dünya düzeninin kurulması için arayış içerisine girmiştir.
Amerika'nın ödediği maliyetleri kesinlikle umursamayan Netanyahu ise kendi deyimi ile tarihin kendisine sunduğu fırsatı değerlendirmek istemektedir.
Terörist Netanyahu bu konuda şöyle diyordu: “Tarih, bölge haritasını değiştirme konusunda bize büyük bir fırsat vermiştir, bu fırsatı mutlaka değerlendirmek lazım. Tarih, bize bir daha bu fırsatı vermez.”
israil yönetimi on yıllardır, Amerika'yı İran ile doğrudan bir savaşın içerisine sokmak istemiştir ama başaramamıştır. Gelip geçen yönetimler içerisinde aptal Trump yönetimi gibi kifayetsiz siyonistlerin kölesi durumunda olan ve siyonistlerce kuşatılmış olan bir yönetim, İran'a savaş açtı.
Dünya adeta Üçüncü Dünya Savaşı'nın eşiğine geldi.
Bu tespit sadece bize ait değil, birçok Amerikalı siyasi gözlemci de bu kanaate sahiptir.
Epsteinci çete ve lobiler, şeytan Amerika'yı tamamen teslim almış ve kendi ajandaları için kullanmaktadır. Amerikalı birçok siyasetçi, gazeteci ve gözlemci; kendi ülkelerini artık bağımsız bir devlet olarak görmemektedir.
israilin her emrini yerine getiren ve israilden gelen talimatlar ile yönetilen bir devlet olarak görülmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri, kendi inşa ettiği küresel hegemonyanın gölgesinde, israilin aşırı sağcı politikalarının ve siyonist lobilerin esiri konumundadır.
Esaretin Sac ayakları: Amerikan Siyasetini Kuşatan Lobiler
Peki, dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücü, nüfusu ve coğrafyasıyla küçük bir Orta Doğu ülkesine nasıl bu denli esir olabilir? Bu sorunun cevabı, Washington’ın karar alma mekanizmalarının kılcal damarlarına sızmış olan kurumsal ve finansal kuşatmada gizlidir.
1. Finansal Zincir: AIPAC ve Seçim Siyaseti
Amerikan siyasi sistemi, doğası gereği devasa fonlara ve seçim kampanyası bağışlarına dayanır. AIPAC (Amerikan-israil Kamu İşleri Komitesi) gibi yapılar, bu finansal gücü bir silah gibi kullanmaktadır. israilin politikalarını eleştiren, Filistinlilerin insani haklarını savunan herhangi bir kongre üyesi veya senatör, bir sonraki seçimde karşısında milyonlarca dolarlık karalama kampanyalarını ve rakiplerine aktarılan devasa fonları bulmaktadır. Siyonist lobiler, israili eleştiren herhangi bir kongre üyesinin tasfiyesi için bütün imkânlarını seferber etmektedir
2. İdeolojik Pranga: Hristiyan Siyonizmi
israilin ABD’yi esir etmesindeki en kilit yapı taşlarından biri de Hristiyan Siyonistlerdir. ABD’de milyonlarca taraftarı bulunan Evanjelik hareket, teolojik bir kehanetin gerçekleşmesi adına israilin koşulsuz desteklenmesini savunmaktadır. Bu kitleye göre israilin tüm kutsal toprakları ele geçirmesi, "Mesih’in gelişi" için bir ön şarttır. Siyasi güçleri küçümsenemeyecek kadar büyük olan bu radikal dini gruplar, Amerikan sağını ve Cumhuriyetçi Parti’yi tamamen israilin emrine amade kılmaktadır.
3. Bürokratik ve Medyatik Sansür
Amerikan ana akım medyası ve düşünce kuruluşları (think-tank), israilin nüfuz alanının en belirgin olduğu mecralardır. Gazze’de yaşanan soykırım ekranlarda "israilin kendini savunma hakkı" olarak çerçevelenirken, Filistinlilerin yaşadığı dramatik yıkım istatistiksel birer sayıya indirgenmektedir. Hakikati dile getiren akademisyenler, gazeteciler ve siyasetçiler anında "antisemitizm" sopasıyla susturulmakta ve kariyerleri bitirilmektedir. Bu entelektüel terör, ABD’de sağlıklı bir dış politika tartışması yürütülmesini imkânsız kılmaktadır.
Küresel Çöküş: ABD’nin İtibarının Gazze’de Gömülmesi
israilin ABD’yi esir almasının faturası, sadece Washington’daki siyasetçiler tarafından ödenmiyor; bu esaret, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu sözde "kurallara dayalı uluslararası düzenin" de sonunu getiriyor.
Son yaşananlar göstermiştir ki, ABD’nin Ukrayna’da Rusya’ya karşı savunduğu "toprak bütünlüğü" ve "uluslararası hukuk" ilkeleri, söz konusu israil olduğunda tamamen buharlaşmaktadır. Bütün dünya, Washington’ın bu ikiyüzlülüğünü net bir şekilde görmektedir. ABD, israilin suç ortaklığını üstlenerek, onlarca yıldır inşa etmeye çalıştığı inandırıcılığı, Gazze’nin enkazı altına gömülmüştür.
Amerika'nın itibarının ve kurduğu dünya düzeninin sarsılması sadece Amerika'nın dışında olmamaktadır. Bizatihi Amerika'nın içinde de çok büyük bir sarsıntı oluşturmaktadır.
Başta gençler ve öğrenciler olmak üzere ABD vatandaşları, adeta kölelik sistemine dönüşen bu siyasi ilişkiye ciddi itirazlar yöneltmektedir. Özellikle gençler kendi gelecekleri için kullanılması gereken vergilerin neden israilin bitmez tükenmez hedefleri için kullanıldığını sorgulamaktadır.
Sade ABD vatandaşları da her geçen Amerika ekonomisinin bozulması ve bunun maliyetlerinin kendilerine yansımasına isyan etmektedir. Amerikan vatandaşı kendi refahları için kullanılması gereken vergilerin, neden bomba olup Gazze'de ve Lübnan'da sivillerin tepesine yağdığını sorgulamaktadır. Amerika'nın kaynakları böylelikle buharlaşıp gitmektedir. Netanyahu’nun siyasi ikbal hırsı, yolsuzluk dosyası ve canice fikirleri bu yönü ile ABD halkının karşısına da ağır bir maliyet olarak çıkmaktadır.
Bu savaş sebebiyle Trump'a verilen destek, en dip noktaya düşmüştür.
Kısacası, israilin vahşi politikalarının bedelini bütün dünya gibi, bizatihi kadim müttefiki ABD halkı ve gençleri de ödemektedir.
Bu esaret ilişkisi her ne kadar devlet kademelerinde ve Kongre koridorlarında mutlak bir teslimiyetle sürse de Amerikan toplumunun tabanında ciddi fay hatları oluşturmaktadır. Özellikle Amerikan üniversitelerinde başlayan ve tüm ülkeye yayılan öğrenci eylemleri, esaret zincirinde açılan en büyük gediktir.
Columbia’dan Harvard’a, UCLA’den Yale’e kadar ülkenin en prestijli eğitim kurumlarında gençler; vergilerinin, eğitim gördükleri okulların fonlarının israilin apartheid rejimine ve askeri aygıtına akıtılmasına "dur" demektedir. Polis şiddetine, okuldan atılma tehditlerine ve lobilerin baskılarına rağmen geri adım atmayan bu yeni nesil, Amerikan müesses nizamının israile olan esaretini sorgulamaktadır.
Bu uyanış, geleceğin Amerika’sında bugünkü körü körüne itaatin devam edemeyeceğinin en somut sinyalidir. Siyonist lobiler bugün Kongre’yi parayla kontrol edebilirler, ancak Amerikan gençliğinin vicdanını satın alamamaktadırlar.
Sonuç:
Terör çetesi israil, ABD’nin Orta Doğu’daki ileri karakolu olmaktan çıkmış; ABD’yi kendi bölgesel, yayılmacı ve teokratik emellerinin lojistik üssü, finansörü ve diplomatik kalkanı haline getirmiştir.
Netanyahu ve ekibi, Amerikan iç siyasetindeki kutuplaşmayı ve zaafları çok iyi kullanmaktadır. ABD Başkanı kim olursa olsun, Tel Aviv’den gelen emirleri uygulamak, Kongre’de ayakta alkışlamak ve katliam silahlarını göndermek zorundadır. Bu durum, bir devletin bağımsız dış politika üretme yeteneğinin elinden alınması, yani tam anlamıyla esir edilmesidir. Trump döneminde bu utanç, tarihi zirveye ulaşmıştır.
israilin arkasından sürüklediği ABD, küresel bir yalnızlığa, ahlaki bir çöküşe ve kendi içinde derin bir toplumsal bölünmeye doğru hızla ilerlemektedir. Son yaşanan gelişmeler çerçevesinde netleşen gerçek şudur: Amerika Birleşik Devletleri, israile olan bu körü körüne teslimiyetini bitirmediği sürece, hem küresel liderliğini hem de kendi geleceğini Tel Aviv’in tetiği çekmeye doymayan hırslarına kurban etmeye devam edecektir. Küresel kamuoyunun vicdanında çoktan mahkum olan bu esaret, er ya da geç bu adaletsiz sistemin de çöküşünü beraberinde getirecektir.