Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir umutla Taif’e gitmişti. Mekke; Onun nebilik görevine ve tebliğin halk sathına yayılmasına engel oluyordu. Peygamber artık Kureyş’ten umudunu kesmiş, yeni bir mekânla birlikte yeni bir pratik geliştirmek istiyordu.
Buna göre Mekke’nin dışında bir yerlere tebliğin ulaştırılması hedeflenmişti. Böylece Kureyş aristokrasisinin hegemonyası kırılacaktı.
Ancak Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ilk denemesi olan Taif’ten olumlu sonuç alamadı. Son iki yazımızda bu konudan bahsetmiştik. Peygamber, yorgun bir şekilde Mekke’nin yakınlarına kadar geldi.
Oysa O, bu şehirden ayrılmak üzere çıkmıştı ama gerisin geriye aynı şehre dönmek üzereydi. Onu himaye eden kimse de yoktu. Ebu Talib ölmüş, Ebû Leheb ise onu yasa dışı ilan etmişti. Şu hâlde himaye aramaktan başka bir çaresi yoktu.
Zeyd bin Harise endişeliydi. Peygamberimiz Mekke'ye girmek isteyince Zeyd b. Harise: "Kureyş müşrikleri seni Mekke'den çıkardıkları hâlde, şimdi onların yanına nasıl girebileceksin?" diyerek bu endişesini dile getirdi.
Peygamberimiz: "Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı, bir çıkış yolu açacaktır. Şüphe yok ki Allah, dininin ve peygamberinin yardımcısıdır." diye buyurdu.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Hira Dağı'na ulaştığı zaman, Mekkelilerden rastladığı bir adama elçilik görevi teklif etti. Uraykıt isimli bu şahıs elçiliği kabul edince, Peygamber onu Ahnes bin Şerik’e gönderdi: "Rabb'imin bana verdiği peygamberlik görevini tebliğ edip yerine getirinceye kadar, sen beni himayene alır mısın?" diye sormasını istedi. Yani ondan himaye talep ediyordu. Elçi gidip mesajı karşı tarafa ulaştırdı ama Ahnes bin Şerik himayeyi göze alamadı ve Peygamber'in teklifini geri çevirdi. Peygamber bu kez aynı teklifi Süheyl bin Amr’a yaptı. Uraykıt, Peygamber'in yukarıdaki sözlerinin aynısını Süheyl’e söyledi. Fakat sonuç yine olumsuzdu.
Her iki şahsın kendilerince geçerli mazeretleri olabilirdi ama asıl mesele, Ebu Talib’ten sonra Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi Vesellem) himaye etmek istememeleri veya buna cesaret edememeleriydi. Çünkü Ebu Leheb amcası olduğu hâlde kendisini himaye etmiyordu.
Elçi dönüp bunu da Peygamberimize haber verdi. Bu kez sıra Mut’im bin Adiyy’de idi. Peygamber, elçiyi ona gönderdi. Aynı sözler ona da söylendi. Garip bir şekilde Mut’im teklifi kabul etti: "Olur, kendisine söyle gelsin, himayeme girsin." dedi.
Yine garip olan taraf şuydu: Ahnes bin Şerik, Süheyl bin Amr ve Mut’im bin Adiyy, yani himaye için teklif götürülen her üç kişi de son din İslam’a ve onun kutlu elçisine muhaliftiler.
Ahnes, Müslümanlara işkence yapar, daveti elinden geldiğince engellemeye çalışırdı. Süheyl’in İslam’a karşı olan tavrını Hudeybiye Antlaşması'nda görüyoruz. Antlaşma esnasında ileri sürdüğü koşullar ve İslami bazı kavramlara karşı sert tavır takınması, nasıl bir muhalif olduğu hususunda yeterli bilgi vermektedir.
Bahsettiğimiz bu iki şahıs, bunca muhalifliklerine rağmen sonradan Müslüman oldular. Ama Mut’im bin Adiyy, Peygamber'i himaye etmesine rağmen bir müşrik olarak öldü. Hatta Peygamberimiz, ona karşı duyduğu minneti, Bedir esirleri hususunda kendisi ile görüşmeye gelen oğlu Cübeyr’e şu şekilde ifade etmişti:
“Eğer Mut‘im yaşasaydı ve bu esirler hakkında benimle konuşacak olsaydı onların tamamını serbest bırakırdım.”
Konumuza dönecek olursak; elçi dönüp olumlu haberi verince Peygamberimiz o gece Mekke’ye giriş yaptı ve Mut’im'in evinde yattı.
Sabah olunca Mut’im; oğullarını, yeğenlerini ve akrabalarını yanına çağırıp: "Silahlarınızı kuşanınız ve Kâbe’nin yanında bulununuz." diye talimat verdi. Onlar da öyle yaptı. Silahlı bir şekilde Kâbe’ye vardılar.
Ebu Cehil, onları görünce durumu anlamakta gecikmedi. Mut'im b. Adiyy'e: "Himayeci misin? Yoksa tâbi misin?" diye sordu. Mut'im: "Himayeciyim." diyerek karşılık verdi. Ebu Cehil, Mut’im’i karşısına almamak için: "Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık." dedi. O sırada, Peygamberimiz de Zeyd b. Harise ile birlikte Mescid-i Haram'a girmişti. Mut'im b. Adiyy: "Ey Kureyş cemaati! Ben Muhammed'i himayeme aldım. Ona sizlerden hiçbiriniz dokunmasın!" diyerek seslendi.
Peygamberimiz, Kâbe’yi tavaf etti. İki rekât namaz kılıp evine dönünceye kadar Mut'im b. Adiyy ile oğulları Peygamberimizi korudular. Birilerinin Ona karşı herhangi bir olumsuz davranış içerisinde bulunmaması için gerekli olan tüm tedbirleri aldılar.
Peygamberimiz, müşrik bir devletin himaye kanunundan istifade ederek Mekke’ye giriş yapmıştı. Böylece davetini yine Mekke’de yapma imkânına kavuştu. Bu durum gösteriyor ki gayr-i İslami devletlerin kanunlarından istifade ile Allah’ın dinini yaymak hususunda günümüz davetçilerine ruhsat vardır.
Davetçi, imkân ve şartları kendi lehine çevirmek durumundadır. Tebliği geniş halk kitlelerine ulaştırmak için İslami olmayan devletlerin uygulamalarından yararlanabilmelidir. Şartlar daveti boğacak tarzda daraldığında davetçi; nefes alabilmek, yeni açılımlar yapmak için gerekli tedbirleri almalıdır. Aksi hâlde davet bir yerden sonra tıkanır ve istenilen gelişmeler hasıl olmaz.