Bir seydanın dizinin dibinde oturmak bazen ciltlerce kitap okumaktan daha güzel etkiler bırakır hayatımıza. Çünkü yaşları geçkin, ilmin imbiğinden süzülmüş, feleğin çemberinden geçmiş bu insanlar konuşurken, yılların tecrübesiyle konuşurlar.
Hasta bir seydamızı ziyarete gitmiştik. Ziyaretine gittiğimiz muhterem seydamız da yukarıda bahsettiğimiz yönleri olan biriydi. Ne zaman yanına gitsek mutlaka tuttuğu notlardan bize bir bölüm okur, üzerinde düşündüğü meseleleri bizimle paylaşır. Bu bazen bir ayet, bazen bir hadis, bazen de ümmetin bugünkü haline dair derin bir muhasebe veya tahlil olur.
Bu ziyaretimizde de elindeki notlardan İslam davetçileriyle ilgili bölümleri okumaya başladı. Şu cümleleri dikkatimi çok çekti: “Davet, peygamber mesleğidir. İnsanları İslam’a davet edenler peygamberlerin mesleğini icra ediyordur. Çünkü bütün peygamberler davetçidir.”
Gerçekten de Kur’an’a baktığımızda peygamberlerin en temel vasıflarından birinin insanları hakka çağırmak olduğunu görürüz. Onlar, topluma karışan, insanları uyaran, eğiten, yanlışları düzelten ve sabırla hakikati anlatan, maddi kaygı ve beklentileri olmayan davetçilerdi. Bu yüzden İslam’a davet etmek sıradan bir faaliyet değil, bir nevi peygamberlerin mirası ve mesleğidir.
Kur’an’da peygamberlerin ortak bir üslubu vardır. Onlar insanlardan makam, servet ya da menfaat istememiştir. Tek gayeleri insanların kurtuluşu olmuştur.
“Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” (Şuarâ Suresi: 109, 127, 145, 164, 180)
“Ben ancak apaçık bir davetçiyim.” (Ahkaf: 9)
Hz. Nuh (Aleyhisselam) asırlarca kavmini davet etti ama çok az kişi iman etti. Hz. Musa (Aleyhisselam) yaşadığı bütün zorluklara rağmen davet vazifesinden geri adım atmadı. Peygamberimiz taşlandı, hakarete uğradı, boykot edildi ama insanları hakka çağırmaktan vazgeçmedi. Sorumluluğunu yerine getirmekten geri durmadı.
Sohbet sırasında Seyda’mızın söylediği başka bir söz ise üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir muhasebeydi. Dedi ki: “Bir röportaj için beni ziyarete gelmişlerdi. Gençlerimize nasıl bir tavsiyen olur, şeklinde bir soru soruldu. Onlara: Aslında önce kendimizi suçlamamız lazım. Biz gençleri yalnız bıraktık. Gençlerle ilgilenmedik. Onların dünyasına inmedik. Onları camiye davet etmedik. Sokaklarda yetişmelerine, sokak çocuğu olmalarına göz yumduk. Hal böyle olunca da beceriksizliğimiz sonucunda böyle bir nesil ortaya çıktı. Gençler neden böyle, sorusuyla kendimizce onları suçluyoruz. Oysa ki gerçek suçlular bizleriz.” dedim.
Seyda doğru söylüyordu. Çoğumuz, gençlerin dine ilgisizliğinden, manevi boşluğundan ya da ahlaki savrulmalarından şikâyet ediyoruz. Fakat meseleye sadece gençler açısından bakmak yanlış olsa gerek. Çünkü her nesil biraz da kendinden önceki neslin aynasıdır. Eğer gençler camiden uzaksa, belki de cami imamı veya cemaati her neyse onlarla aynı frekansta buluşmamıştır. Eğer gençler yalnızsa, belki de onları dinleyen, anlayan ve yanlarında duran birileri eksik kalmıştır.
Bugünün gençliğinin çok yoğun bir kültürel kuşatma altında büyüdüğü bir gerçektir. Okullarda, kendi medeniyet değerlerinden uzak bir eğitim anlayışıyla yetiştikleri aşikardır. Okuldan sonra onların zihinlerini ve ruhlarını kuşatan sosyal medyanın ateş çemberine giriyorlar. Ve ne yazık ki böylesi bir ortamda, manevi rehberlikten mahrum ve uzak kalan gençlerimizin savrulmasını sadece izliyoruz. Hastalık belliyken, teşhis belliyken maalesef müdahale yok.
Nevzat Tarhan’ın şu sözü de aslında bu dönüşümü çarpıcı bir şekilde özetliyor: “Çocuklarımız lise döneminde faşist oluyorlar, üniversite döneminde Komünist-Ateist oluyorlar, iş hayatında Kapitalist oluyorlar, emekli olunca Müslüman oluyorlar.”
Eğer Nevzat Tarhan bir cümle daha ekleseydi muhtemelen şöyle derdi. “Bu yaştan sonraki Müslümanlık da ne yazık ki toplumun işine pek yaramıyor.”
Prof. Nevzat Tarhan’ın söylediklerini nasıl değerlendirirsiniz bilmiyorum ama toplumumuzdaki kimlik karmaşasını çok güzel anlatıyor. Milletimiz manevi bir temelden yoksun olduğu için hayatın farklı dönemlerinde farklı ideolojilerin etkisine nasıl girdiğini çok iyi özetliyor.
Asıl problem de burada başlıyor. Çünkü manevi kökleri güçlü olmayan bir gençlik, rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulmaya açık hale gelir. Tıpkı su verilmeyen bir ağacın zamanla kuruması gibi manevi olarak beslenmeyen bir kalp de zamanın bazı dilimlerinde farklı çarpar.
Gençlerin sadece nasihate deği;, ilgiye, merhamete, örnekliğe ve samimi muhabbete ihtiyacı olduğunu fark edemedik. Onları sürekli eleştirdik, onları dinlemek gerektiğini bilemedik. Caminin sadece namaz kılınan bir mekân olmadığını idrak ettiremedik, gençlerin kendini ait hissedeceği bir merkeze dönüştüremedik. Gençler için bir çekim merkezi oluşturamadık. Böyle bir gençlikten ne beklenebilir ki?
Bugün en büyük ihtiyaçlarımızdan biri, peygamberlerin metodunu yani davet metodunu yeniden olabildiğince yerine getirmektir. Çünkü peygamberler insan kazanıyordu, insan harcamıyordu. Gençleri küçümsemiyor, onlara değer veriyordu. Hatalarıyla değil, potansiyelleriyle ilgileniyordu. Eğer biz de yeni neslin kurtuluşunu istiyorsak, önce onlara ulaşmayı öğrenmeliyiz. Bir gencin kalbine bir dokunuş, bazen uzun vaazlardan daha etkili olabilir.
Belki de yeniden şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gençlerden ne bekliyoruz değil, gençler bizde ne göremedi? Çünkü davet sadece konuşmak değil, hal ile örnek olmak ve insanın elinden tutabilmektir. Peygamberlerden bize kalan en büyük miras da buydu. Bu mirasa sahip çıktık mı?
Belki de işe aynanın karşısına geçip bir özeleştiri ile başlamak gerek! Kafamızı para biriktirmekle yorduğumuzun yarısı kadar insan biriktirmeye, insan kazanmaya harcasaydık şimdi uzaya gitmiş olurduk.