Dava adamları -özellikle Müslüman öncüler ve davetçiler- özü sözüne, sözü eylemine mutabık olan kişilerdir. Onlar yapmadıklarını söylemedikleri gibi, söylemediklerini de yapmazlar. Onlar da söz, tutum ve eylem zıtlaşması, çatışması yoktur; aksine için dışa dışın içe yansıması gibi bir aynılık ve uyum vardır.
Dava adamlarında görülen, gözlenen ve örnek alınan bu ‘fikir, duygu, söz ve eylem birliği’ne rağmen onlara uyan, gönül veren, perestiş eden veya onların takipçisi olduğunu söyleyenlerde farklı yansımalarla yeni bir kişilik veya portre tevarüs edebilir. Hz. İsa, aynı İsa iken havariler onu olduğu haliyle bir peygamber/resul bilmiş, kabul etmiş. Yahudilere göre ise o çirkin bir iş yapan –haşa- bir annenin oğlu olarak ölümü hak eden, sonraki takipçilerine göre teslis inancı içinde Tanrının oğlu formuna büründürülmüştür. Bu doğru tanımlama, yanlış algılama veya kendine göre konumlandırma daha birçok peygamber, âlim, salih ve öncü kişi için olmuştur.
Mazlum bir coğrafyanın mücahid bir öncüsü olan Şeyh Said de (rahmetullahi aleyh), farklı ‘kişi, grup, camia, parti veya örgüt’ bakış ve kabulüyle farklı ‘Sait’ler formunda tanınmış ve tanıtılmıştır. Kemalist ve laik güruhun gözünde ‘bir asi ve ajan’, Kürt ve Zaza ulusalcısı kişilerin nazarında ‘bir halk önderi ve ulusalcı bir lider’ addedilen Şeyh Sait, Müslümanların nazarında ve hakikat zemininde ‘âlim, amil, mücahit ve şehit’ bir İslam öncüsüdür.
Ailesi, ataları, çocukluğu, yetişme şekli, aldığı eğitim, meşguliyeti, duruşu, mücadelesi, kıyamı ve darağacında gelen şehadet karşımıza dört dörtlük bir mümin portresi ve Allah’a adanmış alim bir öncü duruşu çıkarır. Farklı zaman ve zeminlerdeki şu söz, izah ve beyanları da İslam’ın Said’i, Cihad’ın şeyhi tanımlamasını pekiştirip onaylamaktadır.
Kıyam öncesi hanımıyla arasında geçen bir konuşmadan:
“Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kâfirlere karşı çıkacağım.
Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir.
Eğer bu kâfirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar.
Siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz?
Onlar bana demezler mi: ‘Ey Said! Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın?’
Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.
Evet, ben cihada başladım ve korkanlar, cihad edemeyecekler, hastalar gelmesin.
Bu yol korkakların yolu değildir!”
Kardeşi Bahaddin’in başkaldırıya dair bir itirazı veya görüş beyan etmesi üzerine ferasetli ve basiretli bir cevap:
“Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme! Ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit olacaksın!”
13 Şubat 1925 Cuma/Piran’da Camii minberi:
“Ey müminler topluluğu! Medreseler kapatıldı.
Din ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı, dinin eğitim ve öğretimi İslami hükümlere inanamayan bu rejimin denetimine girdi.
Gazetelerde birtakım dinsiz gazeteciler, Resullullah’a aleyhisselam dil uzatmaya cüret ediyorlar.
Ben bugün elimden gelse, bizzat cihad bayrağı açar, tekrar İslam’ın yükselmesine gayret ederim.”
28 Haziran 1925 şehadetinden bir gün önce:
“Şu fani hayata veda etmek üzereyim.
Halkım için feda olduğuma pişman değilim.
Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler!”
29 Haziran 1925… Dağkapı Meydanı ve son sözler:
“Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur.
Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslam içindir.”
…
Saidî Bir Direnişten Hüseynî Bir Diriliş: Susa Camii
İman; teslim olan, tadan ve yaşayan için bir kor ateştir, bir tandırdır. Eline aldıkça yakan, içine düştükçe tutuşulan bir süreçtir.
İman; yok eden, helak eden, kasıp kavuran değil; harlanan ateşe göre pişiren, derdini sevdiren, derdine koşturan ve derdiyle olgunlaştıran, takva ve şahitlik kıvamına getiren bir yanma, tutuşma ve yakılmadır.
İman; korku, açlık, mallar, canlar ve ürünlerden eksilten bir sınanmalara davetiye çıkardığı gibi şeytan, nefis, heva ve inkârcı kişiler gibi hasım ve düşmanlara da bir reddiye ve karşı çıkış ortaya koyar.
İman ve sevgi bir iddiadır. Her iddia da ispat ister.
İspat, ibtila ve sınanmalara karşı sabır, tahammül ve mücadele ile mümkün olur.
Susa Camii erleri ve onların şehadetine kadar varan yol ve süreçte Şeyh Said’in misyonu, mücadelesi ve kıyamından günümüze taşınan izler ve örneklikler vardır.
Susa Camii Katliamı, her hak batıl mücadelesinin arifesinde ve sene-i devriyesinde yeni ve taze bir sıcaklık, gerçeklik ve netlikle beliriverir.
Susa Camii’nde yaşananları sadece lokal bir olay, iki yapı arasındaki bir çatışma ve birkaç köylünün katledilmesi olarak görmek, göstermek bir hadsizlik, fütursuzluk ve aymazlıktır.
SUSA Camii katliamı, hak batıl mücadelesinin bölge bağlamında İslami hareket kadar gayri İslami yapılar için bir milattır.
Susa Camii; iman hareketi, davet süreci ve Müslümanca duruş çerçevesinde SUSA öncesi ve sonrası değerlendirmeyi hak edecek bir nokta ve yaklaşımdır.
SUSA Camii katliamı halk adına ve halk gayrına olanları bilme, adil ve zulüm duruşları tanıma namına bir kırılma noktasıdır.
Susa Camii yarenleri, şahitleri ve şehitlerine karşı
Kabil'den miras bir kin ve hased;
Nuh’un aleyhisselam kavminden kalan bir alay, inkâr ve tazyik;
Nemrut’tan bakiye bir kibir, azgınlık ve zulüm;
Firavun’dan devralınan bir azgınlık, hırçınlık ve katliam;
İsrailoğullarından hiç eksilmeyen bir kaypaklık, döneklik ve sinsilik;
Çukur/Hendek sahiplerinden tevarüs bir ateş, intikam ve şımarıklık;
Ebu Cehil’in şirk kirinden bulaşan bir karşı koyuş, red ve işkence;
Yezidî şımarıklıktan damlayan bir fasıklık, hainlik ve kıyım
Ve Kemalizm’in çarkının dişlilerinden birer katile dönüşen Kel ve kılıç Aliler Marksist tahammülsüzlüğü ve PKK vahşetini doğurdu.
Adanmışlık, diriliş ve şahitliğin mümin yansıması Susa Köyü, Camisi ve insanı sırtlan sırıtışıyla sırıtan bu şeytani dişlerin ve dişlilerin bir yatsı namazı sonrası gelen kurşunlarına iman dolu göğsüyle şehadet vakfesine durdu.
Acı, hüzün, musibet, imtihan ve vahşet cephemizde yeni, fazla ve farklı değildir.
Susa’nın ve Susa yarenlerinin nazarında zulmün çokluğu ve şiddeti değildir can yakan.
Hüseyin, Mekki, Medeni, Said, Zeki, Molla Abdulhalık, Adnan, Hanefi, Muhammed Ali ve Hacı Ahmed gibi yiğit erlerin ve şehadet tutkunlarının bir yatsı namazı sonrası sinsi, rezil ve insafsız bir şekilde Susa camii avlusunda bir Haziran sıcağında kurşuna dizilmesidir.
Ebrehe ve ordusu hangi saikle filleri Kâbe üzerine yürüttü,
Zalim Haccac hangi çirkin niyetle Kâbe’yi mancınık atışına tuttu,
Moğollar, Komünist inkar ve Batı emperyalizmi hangi mantıkla camileri yıkıp harap etti,
Kemalist rejim kime yaranmak adına ezanı Türkçeleştirdi, camileri ahıra çevirdi ve Şeyh Said ve yarenlerini katletti,
Siyonist barbarlık hangi yalan vaade kanıp Filistin, Gazze ve diğer beldeleri kana buladı ve soykırım uyguladı/uyguluyor ise
PKK vahşetinin 90’lı yıllarda bölgede tutuşturduğu dinsizlik, ahlaksızlık ve çatışma ateşi neticesi 25 Haziran 1992’de Susa Köyünde bir camii avlusunda 10 yiğit Müslüman’da aynı ve benzer habis gerekçelerle katledildi.