Soykırım kavramı; genos (soy) ve cide (öldürme) kelimelerinin birleştirilmesi ile ortaya çıkmış bir kavramdır. Kavramı ilk kez kullanan Yahudi asıllı Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’dir. Bu kavramı ürettikten sonra sık sık dile getirip kullanmasındaki sebep ise yaşadığı dönemde (2. Dünya Savaşı) Nazi Almanya’sı tarafından Yahudilere, Slavlara, Romanlara vb. bazı gruplara karşı yürütülen kitlesel imha çalışmalarıydı.
1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinde soykırım kavramı “Ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen yok etme amacıyla işlenen fiiller (öldürme, zorla göç ettirme, çocukların başka gruplara verilmesi, doğumları engelleme, yaşam koşullarını ortadan kaldırma vb.)” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir ifade ile savaş ortamında sivil halkı hedef alan ve bir siyasetin ögesi olarak nihai amacın bir topluluğu yok etmek olduğu kitlesel öldürme biçiminde tanımlanabilir.
Dünya tarihi kadar köklü bir geçmişe sahip olan bu kavramın tanımlandırılması modern çağda yapılmış olsa da bu kavram insan gruplarının oluşmasından bu yana çeşitli sebeplerden dolayı toplu ölümleri ifade eder. Habil ile Kabil arasında vuku bulan ilk cinayetten beri insanlık kan ile birlikte yoğrulmuştur. Dünya tarihinde bazı toplumlar savaş esnasında kadın, çocuk, yaşlı, hasta demeden herkesi katletmiş olabilirler. Ancak evrensel kurallar gereği iki grup arasında yaşanan savaşlarda siviller taraf olmamakta ve savaşın bir unsuru olarak görülmemektedir.
Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vessellem) cihad ile ilgili hükümleri tesis ederken bu hususa riayet etmiş, aciz olarak nitelendirilen kadınların (Buhârî, Cihat 147) ve çocukların (İbn Mâce, Cihâd 30) savaş meydanında olsalar bile öldürülmesini yasaklamış, hatta hayvanların ve ağaçların gereksiz yere talan edilmesine mâni olmuştur.
İslam’da sivilleri haksız yere öldürmek büyük bir günah olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Kur’an’da masum bir cana kıymanın yasak olduğu; “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide 32) ayetiyle ifade edilmektedir.
Bununla birlikte “Size karşı savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara 190) ayetiyle de “haddi aşmanın” kadın, çocuk, yaşlı ve sivillere dokunmak ile gerçekleştiği ifade edilmektedir. “Haddi aşmak” kavramıyla savaşta etik sınırların ihlal edilmemesi gerektiği vurgulanır. “Haddi aşacak” eylemler dinî ve ahlâkî açıdan meşru görülmemiştir.
Ancak dünya tarihinde sayısızca soykırımlar vaki olmuştur. Yaşanan savaşlardan siviller de payını almış ve toplu katliamlara neden olunmuştur. Yaşanan hiçbir soykırımın cinsiyeti, yaşı ve ırkı yoktur. Soykırım bir savaş suçudur ve mazlumların hedefe oturtulmasıdır. Bundan dolayı soykırım tarihinde sadece Müslümanlar değil diğer din ve ırklar da nasibini almışlardır. Sayısız soykırımlara tanıklık eden dünya, hala soykırımlara maruz kalmaktadır. Yaşanmış en büyük bazı soykırımlar ise şunlardır:
Antik Çağ’da Asurluların ve Romalıların düşman halkları tamamen yok etmeye yönelik uygulamaları tarih sayfalarında yer alır. Amerika kıtasının keşfiyle yerli halklara karşı Avrupalı sömürgecilerin uygulamaları birçok tarihçi tarafından soykırımsal süreçler olarak görülür. 70 milyon Kızılderili (yerli Amerikalı) Avrupalı göçmenler tarafından katledilmişti. Haçlı seferleri sırasında 100 binlerce Müslüman katledilmiş ve malları yağmalanmıştı. 13. ve 14. yy’larda Moğol istilası yaşanmış ve Moğollar tarafından 6 milyon insan öldürülmüştü. Hakeza Endülüs’te 100 binlerce Müslüman Engizisyon hakimleri tarafından idam edilmişti. 18. yy.’da Çarlık Rusya’sının Kafkasya’yı işgali sırasında Çeçen, Dağıstanlı ve Çerkes Müslümanlar kitlesel sürgün ve katliamlara uğradı. II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sının “Holokost” politikaları sonucunda Yahudiler başta olmak üzere milyonlarca insan öldürüldüğğ belirtilmektedir.
Soğuk savaş sonrasında ise 1994 yılında Ruanda Soykırımında yaklaşık 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu öldürüldü. 1992-95 yıllarında Bosna Soykırımı yaşandı. Özellikle Srebrenitsa Katliamında 7 bin Müslüman katledildi. Myanmar’da Budistler tarafından 100 binlerce Arakanlı Müslüman öldürüldü ve tehcir edildi. Çin tarafından ise Doğu Türkistan’da yaşayan Müslümanlar öldürülmekte ve büyük işkencelere tabi tutulmaktadırlar. Suriye’de ise 15 yıllık savaş süresi boyunca birçok toplu katliam yaşandı, Müslümanlar katledildi ve sürgün edildi.
Dünya bir soykırıma daha şahitlik ediyor. Dünya soykırım tarihine bir yenisi daha ekleniyor. 7 Ekim 2023 yılından bu yana Gazze’de insanlık katlediliyor. İnsanlığın kanı akıyor ancak bunu sadece toplumun çok az bir kısmı dile getiriyor. Ne yazık ki bu utanç verici bir hakikattir.
Gazze’de yıllardan beridir devam eden saldırılar yalnızca bir askeri çatışma değil, sistematik bir yok etme politikasının izlerini taşımaktadır. Sivil halk hedef alınarak; su, elektrik, gıda ve ilaç gibi temel yaşamsal kaynaklar kesilerek, sağlık kurumları ve ibadethaneler bombalanarak, uluslararası hukukun en temel ilkeleri çiğnenmektedir. Bugün Gazze’de resmi açıklamalara göre 65 binden fazla şehit, 150 binden fazla yaralı ve 2 milyona yakın Müslüman göçe zorlanmaktadır. Bu, soykırım değil de nedir?
Birleşmiş Milletler ve Lahey Adalet Divanı, insanlığa karşı suçlar ve soykırım konusunda net tanımlar ortaya koymuş: Sivillerin toplu hâlde hedef alınması, altyapının yok edilmesi ve temel yaşam haklarının gasp edilmesi, bu suç tiplerinin merkezinde yer alır. Buna rağmen, Gazze’de işlenen bu suçlara karşı uluslararası toplum hâlâ etkili ve bağlayıcı bir yaptırım uygulayamamaktadır.
Medyanın ve bazı devletlerin olaya yaklaşımı da insan haklarının evrenselliğine gölge düşürmektedir. “Fail” ve “kurban”ın kim olduğuna göre değişen manşetler, uluslararası siyasetin riyakârlığını gözler önüne seriyor. Oysa hak ihlali kimden gelirse gelsin aynı tepkiyi hak eder.
Bugün Gazze’de yaşananlara sessiz kalan dünya, aslında kendi geleceğini de karartıyor. Zira tarihin bir özelliği vardır: Zalimleri de mazlumların yanında duranları da kaydeder. 20. yüzyılın soykırımlarına sessiz kalan toplumlar, yıllar sonra utançla hatırlanacaklardır. Bugün Gazze için ses yükseltenler ise yarının vicdanlı tarih sayfalarında onurla anılacaklardır. Bu anlamda Sumud Filosuna katılanlar ve destek verenler onurlu insanlar olarak tarihte yer alacaklardır.
Gazze’de yaşananları görmezden gelmek, sadece oradaki mazlumlara değil, insanlığın ortak vicdanına da ihanet etmektir. Dünya, bu süreçte bir karar vermek zorundadır. Dünya ya adaletin, hukukun ve vicdanın yanında yer alacak ya da ekonomik ve siyasi çıkarların gölgesinde kalmaya devam edecektir.Bugün Gazze’nin çocukları, dünya için bir vicdan testidir. Bu testten geçip geçemeyeceğimiz ise yarının insanlık onurunu belirleyecektir.