Sükût susmak, konuşmamak…
Fıkıh terimi olarak sükût irade bildiren veya iradeye delâlet eden bir söz, işaret ya da fiilin eşlik etmediği susma halini ifade eder. İçinde özgün iradenin bulunduğu ve sükûtu zikre, tefekküre çeviren haller dışında her susma aslında sorumluluktan kaçmadır.
İnsanın irade ve niyeti ne derece önemli ise de irade ve niyete muhalif kötülüklere göz yummak, kötüyü normal görmek ve bazen de bu ikisini alkışlamak kişiyi kötü olmaktan kurtarmaz. Söz ile karşı koyarken öz ile destek olmak, zaten irade ve niyetin salih olmayacağının da delili olur. Sükût aslında dilin sükûnu değil amelin, gayretin, mücadelenin sükûnu manasında anlaşılmalı.
“Batıl / yanlış şeyleri söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.”[1]
Konuşan şeytan ve susan şeytan…
Açılan bu pencereden bakarak devam edelim.
İki yılı aşkındır dünyanın gözü önünde özellikle Gazze’de işlenen cinayet ve cürümler durmaksızın hatta artarak devam etmesinin asli nedeni ilgililerin/sorumluların acziyet ve meskenet içinde susuyor olmalarıdır. Gerçi her sükût rıza göstermek manasına gelmiyor olsa da her sükût şerri, zulmü, soykırımı desteklemek anlamına gelen bir ciheti içinde barındırır.
İlim ve tecrübe göstermiştir ki her kötülük, her türlü şer şu basamaklardan sonra artmakta ve toplumsal alışılmalarla normalleşmektedir.
İlk olarak iyilerin kötülüğe karşı direnç göstermesi gerekirken lakayt kalmaları. Bu durumda kötülük çaktırmadan yavaş yavaş artışa geçmekte.
İkinci etken ise iyilerin nasıl olsa bu kötülüğün kendisini etkileyemeyeceğini düşünerek itiraz ve ikaza gereksinim duymamaya başlamasıdır. İyilerin evvela kötülüğü ıslah çalışmaları ile beraber iyiliği muhafaza için gerekli olan tedbir çabalarını da zamanla terk etmesidir. İyiliği muhafaza ve şerri giderme çabalarından yoksun her toplum evvela kötülerine güç ve güven verirken iyilerin pasif ve etkisiz olmasına neden olur. Bu durum şerrin işlenebilir bir normalleşme sürecine girmesine katkı sunar.
Üçüncü etken ise kötülerin sıkı birlikteliği karşısında iyilerin ferdiyetçilik girdabında debelenir olmasıdır.
Dikkat edilirse bu üç etkenin temelinde sükût var. Haykırması gerekenler eğer susmayı öncelemişler ise şerrin ve de zulmün işlenebilir olduğunu deklare etmiş olacaklardır. Zulme karşı direnç ve direniş göster(e)memek zulmün devamına müsaade etmek anlamına gelmez mi?
Soykırımın ana yakıtı sükût, asıl destekçisi susan şeytan…
Evet, Siyonist teröristlerin Gazze’de işlemekte oldukları soykırım vahşetinin en etkili, en yetkili destekçileri aslında sükût edenlerdir. İşlenen her bir katliamın ardından alması gereken tepkileri göremeyen siyonvahşileri vahşet derekelerini gittikçe arttırmaktadırlar. Bu durumda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki soykırımın en büyük yakıtı sükûttur. Sessizce, tepkisizce, ilgisizce izliyor olmaktır. Zulme rıza zulümdür. Soykırıma karşı durmamak soykırıma destek olmaktır.
İslam aleminin suskunluğu, dünya liderlerinin sükûnu, uluslararası kurum ve kuruluşların sükûta yakın cılız sesleri siyonist işgal rejimine “buyurun dilediğinizi yapın”, “hiç çekinmeden soykırımını işleyebilirsiniz”, “rahat olun, bizden emin olabilirsiniz” vb. destek açıklamalarının söylenmişliği değil midir? İşgal rejimi de bu sessizliği tam da bu manada okumuyor mu?
Peki, şu hakiki ikazı nasıl anlamalıyız?
“Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”[2]
Bu ayet-i kerimenin İslam alemine yüklediği sorumluluğun bilincinde olanların susma, sessiz kalma lüksü olabilir mi? Ümmetin her bir ferdinin azami gayret göstermesi ve ciddi manada mücadele etmesi elbette ki elzemdir. Bu gayret ve mücadelenin miktar ve ebatı ne olursa olsun geri durulmaması gereken bir mecburiyettir. Yoksa Allah muhafaza zulme rıza göstermek ile zalimlerden olmak kaçınılmaz olacaktır.
Gazze’nin imdat çığlıkları eşliğinde tüm dünyanın insanlık adına sessizlik dehlizlerine gömülmüş olması en az işlenen cürüm ve cinayetler kadar ürkütücü değil midir? İnsanlık en büyük imtihanını sükût etmekle kaybetmek üzere.
Ehli imandan her kim ne amaçla susarsa sussun asla vicdanını susturamayacaktır. Sessizliğiyle soykırıma adeta destek çıkmış olacağı oranında vicdanın kulakları sağır edecek olan sessiz feryadıyla bir ömür ıstırap ve çıkmazlar içinde debelenip duracaktır. Vicdanın baskın itirazı ile ya kendine gelip gayrete gelecek ya da vicdanın o ürkütücü sessizliğini baskılayarak zulme ortak olacaktır.
Hakkı saklamak veya batılı yaymak için durmaksızın vesvese üreten şeytana konuşan şeytan, hakkı söylemeyen, batıla müdahale etmeyen şeytana ise susan şeytan demek doğru olsa gerek.
Sükûtun şerre, zulme, küfre hizmet ediyorsa susamazsın/susmamalısın. Yoksa hafazanallah zulme iştirak etmek ile zalimlerden oluruz. Zalimlere dolaylı da olsa meyleden, onlara psikolojik destek verenlerden olmak…
“Ve zulmedenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunmasın. Allah’tan başka velileriniz(dostunuz) de yoktur sonra kurtulamazsınız.”[3]
Ayet-i kerimede yasaklanan اَلرُّكُونُ (rukûn), dayanmak, güvenmek, muhabbetle meyletmek ve ona rıza göstermek, “azıcık meyletmek” manasını da taşır.
Zulüm ve haksızlık yapanlara karşı herhangi bir şekilde karşı durmamak halidir aslında azıcık meyil… İşlenen zulüm ve cürümlere karşı susuyor olmaktır, tepkisizliktir.
Dünya Gazze konusunda takındığı suskunluk tavrıyla adeta ateşin kendisine dokunmasını beklemekte. İşte o gün gelip çattığında hiç kimse kendisini veya bir başkasını asla kurtaramayacak. Kurtuluşu olmayacak ateşten korunmanın tek yolu zalime karşı durmak, zulme sessiz kalmamak ve mazlumun yardımına koşmak ile olacak.
Ne mutlu ona ki susan şeytan olmaktan kurtarmış kendisini. Ne mutlu ona ki zalime karşı susmuyor. Ne mutlu ona ki zulme sessiz kalmıyor ve ne mutlu ona ki mazlumun yanında yer alıyor.