Müslümanlar olarak Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i “Hâtemennebî- Nebilerin sonuncusu” olarak biliyoruz ve öyle iman ediyoruz, bunu asla tartışmıyoruz, gerekli de görmüyoruz vesselam.
Fakat kendisinden sonra kıyamet gününe kadar bir daha peygamber gelmeyecek olmasının ne anlama geldiğini, böyle olunca zaruri olarak nelerin gerekli olduğu konusu üzerinde fazla durulmadığı kanaatindeyiz.
Bu konu üzerinde birazcık düşündüğümüzde şunları söylemek durumundayız; Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sonra niçin başka peygamber gelmedi ve gelmeyecek?
Çünkü buna gerek kalmayacak, buna asla ihtiyaç duyulmayacak, kıyamete kadar o yetecektir. Peki nasıl?
Onunla beraber gelen bu din insanlığın sonuna, kıyamet gününe kadar yetecek. Çünkü İslam hiçbir şey kaybetmeden her şeyiyle hayatta kalacak, ayakta duracak, her an var olacak ve başka bir dine, başka bir peygambere ihtiyaç duyulmayacak.
Her şeyden önce kıyamet gününe kadar ona verilen Kur’an hiç bozulmadan, değişmeden devam edeceği gibi, O Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sergilediği hayat tarzı da kıyamet gününe kadar yaşayacaktır. Yani Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in yaşadığı İslam saniye saniye, milim milim kayıt altına alınmış, Kur’an’la birlikte hep var olacaktır.
Bir başka gerçek de şudur: Kur’an’la birlikte onu hayata geçiren Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in hayatının yanı sıra, kendisiyle birlikte bu dini yaşayanların hayatları da aynı şekilde sonrakilere aktarılmış olması bir zarurettir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu dini tek başına yaşamış ve insanlığa sunmuş değildir. Tabir caizse Allah Teâlâ’nın yazdığı bu senaryoyu etrafındaki insanlarla birlikte yaşayıp sunmak ve kıyamet gününe kadar da insanlara şahitlik etmek durumundadır. Zira “Peygamberlerin Sonuncusu” olmak bunu gerektirir. Evet, bundan sonra kıyamet gününe kadar peygamber gelmeyecek.
Çünkü sadece Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in ashabıyla birlikte yaşayıp sunduğu İslam değil, daha sonra gelen Müslümanlar da bu görevi icra edecektir. Çünkü bu ümmet insanlık üzerine “Şahit Ümmet” olarak görev yapacak, bu ümmete böyle bir misyon yüklenmiştir;
“İşte böylece, siz insanlar üzerine şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye vasat (örnek, dengeli, tutarlı) bir ümmet yaptık…” (Bakara/143)
Muhammedî vahyin ayrıcalığı
Allah Teala insanlığı yarattığı günden beri onların içlerinden peygamberler göndermiş, onların hepsine de vahyetmiştir. Zaten vahiy almayan bir peygamber düşünülemez, vahiy ve peygamberlik birbirinden ayrı düşünülemez. Fakat vahyin mahiyeti ve çeşitleri ayrı bir konudur ve bizim bu yazımızın hacmini çoğaltacağı için detaylarına girmeyi uygun görmüyoruz.
İşte bu noktada Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e verilen vahyin bir ayrıcalığa sahip olduğunu görüyoruz. Kur’an, Cebrail Aleyhisselam tarafından bizzat dikte ettirilmiş, kayıt altına aldırılmış, ezberletilmiş ve yazdırılmıştır. Ayrıca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) kendisi ezberlediği gibi ashabına da ezberletmiş, bir ibadet olarak gerek namazların içinde gerek namaz haricinde durmadan tilavet edilmiştir. Kıyamet gününe kadar korunacak olmasının gereği de budur.
Bütün peygamberlere vahiy verilmiş ve bu vahiy hiç tartışmasız Allah (Celle Celaluh) tarafındandır. Fakat hepsinin bizzat Cebrail (Aleyhisselam) tarafından dikte ettirildiğine, tilavet edildiğine, hiçbir harfinin kıyamete kadar değiştiğine dair deliller yoktur. Hatta biz Kur’an-ı Kerim’in kıyamete kadar bir tek ayetinin, kelimesinin, harfinin değişmeden korunacak olması şeklindeki anlayışın biraz eksik olduğu düşüncesindeyiz. Kur’ an sadece bir Mushaf olarak kıyamete kadar korunacak değil, Kur’an’ı doğru anlayan ve Kur’an’ı hayata geçiren insanların da kıyamet gününe kadar var olacağı şeklinde anlamak gerekir. Aksi takdirde tek başına Mushaf olarak korunması ve duvarlarda asılı kalması yeterli değildir.
Daha da önemlisi, her dönemde Kur’an’ı olduğu gibi hayata geçirenlerin bulunmaması insanlık âlemi için çağlar boyu hayat nizamı olarak görev icra etmesi imkânsızdır. Yani kıyamete kadar Kur’an’ı doğru okuyan, doğru anlayan ve en doğru bir şekilde hayatlarına yansıtan topluluklar yeryüzünden hiç eksik olmayacaktır. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) müttefekun aleyh olan bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati dile getirir.
“Hayatım elinde olan(Allah)a yemin olsun ki ümmetimden hak üzere olan bir grup kıyamet gününe kadar eksik olmayacaktır, onlara muhalifleri ve onları yalnız bırakanlar zarar veremeyecektir” (Tirmizî, Fiten 51, 2229; İbn Mâce, Mukaddime 1, 10, Fiten 9, 3952)
Son Peygamber olmanın bir gereği de insanoğlunun hayatının bütün alanlarında örneklik sergilemiş, hiçbir noktayı eksik ve karanlık bırakmamış olması gerekir. Bunun bir başka anlamı; Allah Teâlâ’nın O’na bütün bu fırsatları vermiş, bu sahneleri bir bir yaşatmış olması demektir.
Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz için kendisinden önceki peygamberleri bu anlamda gözden geçirelim.
Akla ilk gelen Hz. İsa (Aleyhisselam) olmaktadır. Hz. İsa (Aleyhisselam) niçin son peygamber olmamış, nübüvvet ve risalet niçin onunla noktalanmamış? Çünkü O, her konuda örneklik sergileme fırsatı bulamamıştır, Ona bu fırsatı vermemişlerdir. Bir taraftan Yahudiler diğer taraftan putperest Roma devleti Onu ortadan kaldırmak için günümüz tabiriyle kırmızı bültenle arıyordu. Esasında Hz. İsa (Aleyhisselam) sadece İsrail oğullarına gönderilmişti, bu yüzden bütün bir insanlık için son peygamber olma ihtimali yoktu. Bizim bu iddiamıza şöyle itiraz edenler olabilir; Hz. İsa bugün dünyada en çok mensubu olan bir peygamberdir, dünyadaki bütün ırklardan Ona iman edenler vardır. Böyle olunca Onun sadece İsrailoğullarına gönderildiğini söylemek doğru bir şey midir? Unutmayalım ki yeryüzünün dört bir yanında İsa (Aleyhisselam)’a iman edenler Ona bir peygambere iman eder gibi iman etmiyorlar, Onun yaşantısını kendilerine örnek bir yaşantı olarak kabul edip uymuyorlar, aksine Ona bir tanrı olarak, tanrının oğlu olarak iman etmektedirler. Dolayısıyla hayatlarının bütün alanlarında örnekliği Ondan almaları asla söz konusu değildir. Bugün Hıristiyan âleminin dindarlarına bile baktığınızda yaşantılarında Hz. İsa (Aleyhisselam)’dan fazla bir şey bulamazsınız. Çünkü Hıristiyanlara göre O kendisine uyulması, yaşantısı adım adım izlenmesi gereken bir peygamber değil, (haşa) O bir tanrıdır, tanrının oğludur. İsterseniz İsa (Aleyhisselam)’ın şahsında insanlığın ihtiyaç duyduğu hayatın bütün evrelerini bir bir gözden geçirelim; İsa (Aleyhisselam) insanlığa örnek bir babalık, örnek bir dedelik sergileme imkânı bulamamıştır. Örnek bir eş, örnek bir koca nasıl olur, bunu gösterme imkânı bulamamıştır. Örnek bir tüccar nasıl olur gösterememiştir, Örnek bir hâkim, örnek bir hakem olma fırsatı bulamamıştır. Hepsinden önemlisi İsa (Aleyhisselam) örnek bir komutan, örnek bir devlet başkanlığı sunma imkânına sahip olamamıştır,
Söylediğimiz gibi bütün bunlar İsa (Aleyhisselam)’ın başarısızlığından değil, bu imkânlara ulaşamadığı içindir. Esasında Hz. İsa (Aleyhisselam) iki büyük misyonla gelmiştir; Birincisi Hz. Musa (Aleyhisselam)’ı ve Tevrat’ı tasdik etmekle birlikte bir takım sert kuralları hafifletmek, yumuşatmak, bazı haramları helâl kılmak üzere gelmiştir. (Al-i İmran/50)
İkincisi; Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’ın gelişini müjdelemek ve özellikle insanlığı buna hazırlamaktır, Onun misyonu budur.
Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hayatın bütün alanlarını yaşamış ve örneklik sergilemiştir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu saydığımız alanların hepsinde insanlığa örneklik sunmuş, Allah (Celle Celaluh) O’na bu fırsatları vermiştir.
İnanan bir baba nasıl olmalıdır, örnek bir dede nasıl olmalıdır, ideal bir koca nasıl olmalıdır, örnek bir komşu nasıl olmalıdır, tüccar nasıl olmalıdır, komutan nasıl olmalıdır, savaş niçin ve nasıl yapılmalıdır, devlet başkanı, halife nasıl olmalıdır bütün bunları teker teker yaşayıp göstermiştir ki kıyamet gününe kadar insanlık bunları görsün, öğrensin ve O’nun yoluna tabi olsun.
İslam fıkhına ve hukukuna baktığınız zaman görürsünüz ki, bu konuda bütün örnekler Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in hayatındandır. Buna rağmen Müslümanlar olarak bizler başta İsa (Aleyhisselam) olmak üzere önceki peygamberlerden alınması gereken dersler, hatta hükümler nelerse almakla yükümlüyüz, her birinin başımızın üzerinde yeri vardır. Hayatımızın birçok alanında geçmiş peygamberlerin örnek yaşantıları vardır. Kur’an bize bunu emretmektedir.