Taif
Aziz Peygamber çok zor yıllar geçiriyordu. Ambargo üç yıl sürmüştü. Hemen ardından, onu küçüklüğünden beri koruyup kollayan amcası ölmüştü. Daha amcasının acısı taze iken bu kez annemiz Hz. Hatice (Radiyallahu Anha) vefat etti.
Ebu Talib’in desteğinden yoksun kalan Peygamberimizin toplumsal hayatında bir boşluk meydana gelmişti. Aynı boşluk, Hz. Hatice’nin vefatı nedeniyle aile hayatında da oluşmuştu. Ailesel boşluğun doldurulması nispeten kolaydı. Nitekim Peygamberimizin Hz. Ayşe (Radiyallahu Anha) ile nişanlanması ve Hz. Sevde (Radiyallahu Anha) ile izdivacı, oluşan bu boşluğu dolduracaktı. Ama Ebu Talib’in olmayışı Kureyş’i cesaretlendirmişti.
Aziz Peygamber’e karşı baskıyı arttırdıkça arttırıyorlardı. Öyle ki Peygamberimiz, vazifesini yapamayacak duruma gelmişti. Kureyş kapısını kapatmış; o güne kadar Müslüman olanlar olmuş ama diğerleri kör bir inatla küfürde diretiyorlardı.
Davetçi, böyle durumlarda yeni bir açılım yapmasını bilen kişidir. Çünkü kapılara kilit vurulmuş, ipler dolaşmış, kördüğümler artmıştır. Bütün bu durumları göz önünde bulunduracak olan davetçi, yeni kararlar vermek durumundadır.
Peygamberimiz de öyle yaptı. Madem Mekke inkârda ısrar ediyordu, o zaman civar yerlere yönelmek yeni bir imkân anlamına gelebilirdi. Peygamber’e coğrafi olarak en yakın yerlerden biri Taif’ti. Belki burası vahyin tebliği açısından yeni bir mekân olabilirdi.
Hz. Muhammed’in (Salallahu Aleyhi vesellem) Taif’e gitmesinin iki nedeni vardı: Biri, Mekke’nin engel olduğu peygamberlik vazifesini yerine getirmek; diğeri ise kendisini Mekke’ye karşı koruma refleksiydi. Nitekim bu taleplerle Taiflilerin huzuruna, Zeyd bin Harise (Radiyallahu Anh) ile birlikte vardı.
Ortalama on gün kadar orada kaldı. İleri gelenlerle ve avamdan insanlarla konuştu. Kendisinin peygamberlikle görevlendirildiğini ama Kureyş’in buna engel olduğunu, inkârda ısrar ettiklerini; eğer imkân verirlerse bu vazifeyi Taif’te icra edeceğini söyledi.
Taifliler onu dinlediler. Sözlerini kendi aralarında değerlendirdiler. Kimi; “Seni kavmin kabul etmeyince bize gelmişsin,” diyerek olumsuz tepki verdi. Bunlar çoğunluktaydı. Ama içlerinden bazıları çeşitli şüphelerle temkinli davranıyordu: “Ben seninle hiç konuşmayacağım. Çünkü eğer dediğin gibi sen Allah tarafından görevlendirilen bir peygamber isen zaten sana karşı gelip muhalif olmak istemem. Yok, eğer 'ben peygamberim' diye bizlere yalan söylüyorsan, o zaman yalancı biri ile konuşmam.”
Peygamberimizin gelişi Taif’te gündemi belirlemişti. İnsanlar onun söylediklerini kendi aralarında tartışıyordu; ama mevcut şartlar onların iman etmesini engelliyordu. Çünkü iman etselerdi Kureyş’i karşılarına alacaklardı. Reel politik anlamda bu tercih makul değildi. Ama en önemlisi bu topluluk da Kureyş gibi putperestti ve inançlarını bir çırpıda terk etmek istemiyorlardı. Bunun için bir süreç lazımdı. Taifliler açısından bahsettiğimiz süreç biraz uzun olacaktı ama nihayetinde İslam’ı kabul edeceklerdi.
Peygamberimiz de tepkilerini ölçüp biçiyordu. Anlamıştı ki Taifliler iman etmeyecek. Bari bu gelişini gizli tutsalardı; çünkü Kureyş duysa onu Mekke’ye almayacak ve Peygamberimiz yersiz yurtsuz kalacaktı. Bir de bu durumdan cesaretlenip işkencenin dozunu arttırabilirlerdi.
Gelişinin gizli tutulmasını Taifliler’e söylese de pek oralı olmadılar. Artık gitmekten başka çare kalmamıştı. Peygamber ile Zeyd, elleri boş bir şekilde Taif’ten ayrılıyorlardı ki kendini bilmezlerce saldırıya uğradılar. Taifliler onun taşlanmasını istemişlerdi.
Peygamberimizin hayatındaki en zor zamanlarından biriydi. Hem davete icabet etmemişler hem de şehirlerinden çıktığında onu taşlıyorlardı. Kim bilir, belki de Kureyş’e bu şekilde yaranmak istiyorlardı. İleride pişman olacakları bir eylemi yapmak, şu an onlara çok makul geliyordu.
Arkadaşı, sağa sola, öne arkaya gidip gelerek O aziz insanı korumaya çalışıyordu ama nafile... Çünkü her taraftan taş atılıyordu. Peygamberimiz ve Zeyd’in mübarek vücutlarına ama özellikle de ayak bileklerine isabet ediyordu. Çünkü Taifliler, saldırgan güruha özellikle ayak bileklerini hedef almalarını söylemişlerdi.
Bu yüzden Peygamberimiz ayak bileklerinden çok darbe aldı; ayakkabısı kan doldu. İki davetçi Taif’in sokaklarını terk etmişlerdi ama hâlâ taş yağmuru devam ediyordu. O yakınlarda bulunan Kureyş’in meşhur müşrik kardeşleri; Utbe ve Şeybe bin Rabia’nın bağına sığındılar.
Orada rahat bir nefes alan Peygamber ve yol arkadaşı, bir ağacın altına oturdular. Yaralı bilekleri hâlâ kanıyordu. Peygamber duygulanmıştı. Böyle durumlarda her zaman yaptığı bir şeyi yaptı; ellerini havaya kaldırdı ve münacaata başladı:
“Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakir görüldüğümü ancak Sana arz eder, Sana şikâyet ederim.
Ey merhametlilerin en merhametlisi Allah’ım! Herkesin hakir görüp de üstüne geldiği çaresizlerin Rabbi ancak Sen’sin. Benim de Rabbim Sen’sin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşmanın eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
Allah’ım! Yeter ki Sen’in gazabına uğramayayım; ne çekersem ona katlanırım. Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
Allah’ım! Sen’in gazabına uğramaktan, ilahi rızandan uzak durmaktan; Sen’in zulmetleri aydınlatan ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınırım.
Allah’ım! Sen razı oluncaya kadar affını dilerim. Allah’ım! Her kuvvet, her kudret ancak Sen’inle kaimdir.”
Peygamberimizin yaptığı bu içten dua gayet anlaşılır bir durumdu. Çünkü Taifliler kapılarına kadar gelen nimeti tepmişlerdi. Onlar derin bir şirk çukurunun içindeydiler, Peygamber onları çıkarmaya gelmişti. Toplumun geneli aristokrasinin zulmü altındaydı, Peygamber mazlumların yanında durmayı vaat ediyordu. Adalet ayaklar altında eziliyordu, Peygamber kaldırmaya gelmişti.
Yani dünya ve ahiretlerini mamur etmeye gelen bu zata taşlarla mukabelede bulunmak, her davetçiyi üzeceği gibi Peygamber’i de üzmüştü. Her seferinde yanında duran bir amcası da yoktu artık. Dertlerini paylaştığı hayat arkadaşı da ahirete irtihal etmişti.
Ama Rabbi vardı; O, bütün âlemlerin Rabbi idi. Yüzünü O’na döndü, gönlünü ve avuçlarını açtı, O’na sığındı. Bütün bu sıkıntıların ardından Rabbi Onu teskin edecek bir ödül göndermek üzereydi. Çünkü sığındıkları bağın sahipleri, köleleri Addas ile onları izliyorlardı. Bütün çilelerin ardından gelecek bir hidayet, Peygamber’i rahatlatacaktı. Çünkü Onun derdi insanların gönlünü fethetmek ve onları cehennem azabından korumaya çalışmaktı.
Kısacası O, Rabbinin rızasını arıyordu. Bir kişi dahi olsa hidayetine vesile olmak, Onun açısından son derece önemliydi.