Bismillah…
Zannetmek, insana özgü ve insanların tamamına yakın genelinin sıklıkla kullandığı bir tutum ve yaklaşımdır. Zannetmek fiilini kişiler genellikle birbirlerine ve olaylara karşı kullanırlar. Kur’an-ı Kerim’de zannın çoğundan sakınılması gerektiği de vurgulanmış (Hucurat, 12) ve Allah, kullarını bundan sakındırmıştır. Zira zannın birçoğu (iyi ya da kötü) sahibini ve yer yer muhatabını helake sürükler.
Bir de her kulun ihmal etmeden yaptığı zan vardır ki o da Allah’a karşı duyulan zandır. Günlük yaşamın tam ortasına adeta bir dua gibi yerleşmiş olan Allah hakkındaki zan, çeşidine ve boyutuna göre kişinin hayatının dengelerini değiştirecek türdendir. Öyle ki insanlar tarihte Allah’a besledikleri zan nedeniyle helak olmuş ya da kurtuluşa ermişlerdir.
Kur’an-ı Kerim’de sıkça zikredilen İsrailoğulları kıssalarını sade bir bakışla okuyan kişi görecektir ki Allah özelde İsrailoğullarını, genelde ise tüm kullarını Allah’a karşı hüsn-ü zanna teşvik etmiş, onları yer yer bununla sınamıştır.
“Hani Mûsâ, kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti.
‘Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.’ (Maide, 20-21)
Buradaki buyruk açıktır. Allah’ın yaptığı yardımlar, yapacağı yardımların adeta teminatı olarak İsrailoğullarına hatırlatılmış, öyleyse Allah’ın, zalim topluluğa karşı kendilerine göndereceği yardımdan endişe etmemeleri istenmiştir. Değil mi ki ameller ve dualar kulun Rabbine olan zannının tezahürüdür. Şöyle ki kul, ellerini semaya kaldırıp duaya dururken ‘acaba Rabbim verecek mi’ endişesiyle bile Rabbi hakkında tereddüde düşmüş olur. Ya da tam tersine yağmur duasına çıkan bir kişinin şemsiyesini de yanında götürmesi Allah’a ne denli güvendiğinin bir tezahürüdür. Şu hâlde bakınız İsrailoğulları, Allah’a karşı nasıl bir zan geliştirmişler:
“Dediler ki: “Ey Mûsâ! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz.” (Maide, 22)
Peygamberî bir ikazı, hatırlatmayı, tavsiyeyi, kalplerinde bulunan Allah’a olan suizanları sebebiyle bu şekilde şarta bağladılar. Allah’ın vaadi açıktı, mukaddes şehre girmeleri ve akabinde gelecek zafer… Ancak onlar “ya Allah yardım etmez de bizi ortada bırakırsa” korkusuyla Allah hakkında çirkin bir zanna tabi oldular.
“Korkanların içinden Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: “Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü’minler iseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.” (Maide, 23)
İsrailoğullarının yaptıkları çirkin zanna rağmen Rableri onlara elçi ve uyarıcılarını yollamaya devam ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen nasihat edilenler şu cevabı verdiler:
“Dediler ki: “Ey Musa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (Maide, 24)
Tam da bu noktada asırlar öncesinden şu ana gelelim. Yine İsrailoğullarının kıssasının geçtiği coğrafyaya, aynı topraklara bakalım. Bugün Allah, tüm dünyaya o mukaddes şehre gitmelerini, halkı zorba olan o topluluktan bu şehri temizlemelerini buyuruyor. Buyruğun muhataplarının cevabı ise “Ey Gazze! Sen ve Rabbin gidin ve savaşın. Biz burada oturacağız!” oluyor…
“Sen ve Rabbin gidin ve savaşın” diyenlerin akıbeti bakınız ne olmuş:
“Musa, “Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır” dedi.
“Allah, şöyle dedi: “O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.” (Maide, 25-26)
Açıkça görülüyor ki; Allah’a beslenen zan, imanı doğrudan etkiliyor. Kişinin Allah’a beslediği suizan onu fiziksel ve ruhsal meskenete mahkûm ediyor.
Yine aynı kavim Talut’un komutasında savaşa çıktığında uzun ve yorucu, susuzluğu iliklerine kadar hissettikleri bir anda komutanın, ordusuna “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir…” (Bakara, 249) emri, orduyu Allah’a olan hüsn-ü zanna teşvik ediyor. Nehirle imtihan olanların büyük bir kısmı Allah’a hüsnü zanda sınıfta kaldı ve nehirden kana kana içti. Bu zanları sebebiyle onlara da meskenet vuruldu ve ileride alınacak olan ve vaat edilen zaferden paylarını alamadılar. “…Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler. (Bakara, 249)
Tekrar zamanı ileri saralım ve şimdiye dönelim. Bugün nehirden yalnızca bir avuç içmek ya da hiç içmemek halkı zorba olan kavme karşı yapılan boykottur. O nehirden içmeyen ya da yalnızca bir avuç içen o azınlık ve Allah’a olan zannı iyiliklerle dolu olanlar ise Gazze’dir. Talut’un birkaç yüz kişilik ordusunda Calut’un beynini parçalayan Davud (Aleyhisselam) Gazze’dir.
Geride kalan, suyu kana kana içtiğinde kazandığını sanan, ‘zaten bu azgın topluluğu yenemeyiz’ düşüncesiyle geri adım atanlarsa boykotun işe yaramadığını, Allah’ın vaadinin değil de sayıca çokluğun daha “gerçekçi” olduğunu düşünenlerdir. Oysaki: “İşte bunlar sana gerçek olarak okumakta olduğumuz Allah’ın ayetleridir...” (Bakara, 252)