“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit dersini tazeler gibi merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki; o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş, sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum.”
İnsanın ilk yılları manevi gelişiminde en kritik dönemdir. Bu dönemde anne çocuğuna sadece fiziksel bakım sağlamaz, aynı zamanda karakterinin eğitimi için temel bir yapı taşı oluşturur.
Bu dönemlerde anneden alınan dersler çocuğun ruhunda adeta birer çekirdek hükmündedir.
Metindeki en çarpıcı ifade anneden alınan derslerin birer “çekirdek” olarak nitelendirilmesidir. Nasıl ki ulu bir çınarın binlerce dala ayrılan ihtişamı toprak altındaki o sessiz ve derin çekirdeğin bir inkişafı ise; bir insanın seksen yılına yayılan ilmi ve manevi mirası da çocuklukta anne eliyle ruhuna ekilen o sarsılmaz çekirdeğin bir meyvesidir.
“Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o manevi derslerinden aldığımı yakinen görüyorum.”
İnsanlığın inşasında fıtri unsurlar üzerine bina edilen en derin makam, Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle kadınlarda bulunan "şefkat kahramanlığı" sıfatıdır. Bu kahramanlık, İslam’ın en temel esaslarından olan ihlası, yani bir işi sırf Allah rızası için yapma hakikatini kendi içinde doğal bir şekilde barındırır. Bir annenin, evladını tehlikeden kurtarmak adına hiçbir karşılık, teşekkür veya dünyevi ücret beklemeden canını feda etmesi, ihlasın en somut ve karşılıksız tezahürüdür. Üstat, yavrusunu korumak için kendinden kat kat güçlü bir arslana korkusuzca saldıran tavuk örneğiyle açıklayarak, bu fıtri kahramanlığın ne denli büyük bir kuvvet olduğunu vurgular.
Ancak bu muazzam cevherin yanlış kullanılması veya suiistimal edilmesi hem anne hem de evlat için ebedi bir hüsrana kapı aralayabilmektedir. Bir annenin, evladı sadece dünyada makam mevki sahibi olsun, dünyevi refahı artsın diye iman terbiyesini ve ahiret hazırlığını ihmal etmesi, aslında o çocuğa karşı duyulan şefkatin tam zıddına hareket etmektir. Zira bu tarz bir yaklaşım, evladın ebedi saadetini tehlikeye atmak demektir. Böyle bir durumda dünyadaki o aşırı korumacı şefkat, mahşer gününde bir düşmanlığa dönüşür; çocuk, imanını kurtarmadığı için annesinden davacı olur. Dolayısıyla hakiki şefkat, evladın sadece dünyevi konforunu değil, asıl ebedi istikbalini merkeze alan bir bilinçle tezahür etmelidir.
Bediüzzaman’ın yemin ederek ve kendi hayatından verdiği örnekle anlattığı o sarsılmaz gerçek, eğitimin temel taşının anne olduğu hakikatidir. Seksen yıllık ömründe binlerce alimden ders almasına ve pek çok ilme vakıf olmasına rağmen, karakterinin en esaslı çekirdeklerini henüz bir yaşındayken annesinin telkinlerinden aldığını belirtmesi, annelik makamının "ilk muallim" olma özelliğini sarsılmaz bir şekilde ortaya koyar. İleriki yaşlarda edinilen tüm bilgiler ve ilimler, aslında annenin o safi ruhla ektiği manevi tohumların üzerine inşa edilen bir binadan ibarettir. Bu nokta itibariyle, kadının toplumdaki en büyük vazifesi, bu fıtri muallimlik vasfını ihlasla yerine getirmesidir.
Karakterimizin temelini oluşturan anne şefkati, aslında her insana bahşedilen mübarek bir başlangıçtır. Ancak hayatın getirdiği ağır imtihanlar karşısında bu duygunun yönünü kaybetmemesi için Sünnet-i Seniyye’nin bereketli havzasında filizlenmesi şarttır. Nebevi düsturlarla büyütülen bir şefkat, dış etkenlerle çürümek yerine, her geçen gün daha da güçlenerek hayatı kuşatan devasa bir şahsiyet abidesine evrilir. İnsanlık şahsiyetinin teşekkülünde anneden alınan şefkat çekirdeği ne kadar hayati ise bu çekirdeğin fırtınalı bir dünyada ulu bir çınara dönüşmesi de o denli bir rehbere muhtaçtır. Özellikle değerlerin altüst olduğu, toplumsal bozulmanın zirveye ulaştığı "ahir zaman" ikliminde Sünnet-i Seniyye’ye bağlılık, ferdi sadece ahlaki bir erozyondan korumakla kalmaz, ona muazzam bir manevi mertebe kazandırır. Peygamber Efendimiz (Allahumme Salli Ala Muhammed) şöyle buyurmuştur; “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir."[1]
Üstad’ın ifadesiyle; Peygamberimizin vasat yolundan sapan bir öfke, artık bir savunma aracı değil, masumların hayatına kasteden bir canavara dönüşür. Yani bu gençler, ruhlarındaki öfkeyi "şecaat" dediğimiz asil bir kahramanlığa çevirecek manevi eğitimi alamadıkları için dizginlenemez bir saldırganlık çukuruna düşmektedirler. Bediüzzaman, Sünnet-i Seniyye’yi fırtınalı bir denizde yol alan geminin "pusulası" olarak tanımlar.
Bugünün dünyasında, ellerinde silahla okulları basan gençlerin en büyük sorunu bu pusulayı kaybetmiş olmalarıdır. Üstad’ın kendi hayatından verdiği "manevi fırtına" örneğinde olduğu gibi; bir rehberi ve manevi pusulası olmayan genç dimağlar, zifiri bir karanlıkta yönlerini şaşırmaktadır. Bu boşluk ve anlamsızlık hissi, onları kendi içlerindeki öfkeyle beraber uçurumlara yuvarlamakta ve maalesef topluma zarar veren birer canlı bombaya dönüştürmektedir.
Üstad’ın "Edeb, çirkinlikleri örtmektir." tespiti burada çok önemlidir. Sünneti terk eden, aslında edebi ve utanma duygusunu da terk etmiş olur. Günümüzde bu saldırganların yaptıkları katliamları birer marifetmiş gibi sunmaları, Bediüzzaman’ın işaret ettiği o insani edebin tamamen yok olduğunu gösterir. Kainattaki güzellik ve nezaket kurallarına karşı gelen bu ruh hali, terbiyesiz kalmış bir nefsin en uç noktasıdır.
Bediüzzaman’nın sunduğu bu reçete aslında, gençlerin ruhundaki akıl duygusunun aldatmacaya (cerbeze), öfke duygusunun ise canavarlığa (tehevvür) kaymasını engellemektedir. Sünnet-i Seniyye terbiyesi okullarda kuru bir bilgi olarak değil, bir ruh disiplini olarak verilmedikçe manevi boşluğa düşen gençliğin bu cinnet hallerinden kurtulması çok zordur.
Tüm bu bireysel ve toplumsal gelişmelerin merkezinde, Bediüzzaman’ın "toplumun temel taşı" olarak nitelendirdiği aile kurumu yer almaktadır. Üstad’a göre aile, bir müminin dünyadaki "küçük bir cenneti" ve dış dünyanın manevi fırtınalarına karşı sığınabileceği en güvenli kalesidir. Okul koridorlarında yankılanan şiddetin kökenine indiğimizde, aslında bu kalenin sarsıldığını ve aile içindeki "şefkat ve hürmet" dengesinin bozulduğunu görmekteyiz.
Bediüzzaman, aile saadetinin ancak karşılıklı şefkat ve Sünnet-i Seniyye dairesindeki bir hürmetle ayakta kalabileceğini belirtir. Eğer bir ailede çocuklar, anne ve babalarından sadece maddi refah görüp nebevi bir ahlak terbiyesi almazlarsa; o ev bir huzur mekanı olmaktan çıkıp ruhsal boşlukların büyüdüğü bir yer haline gelir. Modern zamanların "cinnet" olarak adlandırabileceğimiz bu şiddet olayları, aile içindeki o manevi bağların zayıflamasının bir dışavurumudur. Dolayısıyla, kuvve-i gadabiyeyi (öfkeyi) dengeleyecek ve akla istikamet verecek olan ilk mektep ailedir. Sünnet-i Seniyye’nin edebiyle nurlanan bir aile yapısı, genci dışarıdaki menfi cereyanlara karşı koruyan en mukavemetli zırhtır.
[1] “LEM’ALAR / Lem’alar | Risale Oku”.