Sumud Filosu aktivistlerinden BİLAL KITAY ile…
Değerli Okuyucular!
Malumunuz Filistin davasını ve Gazze direnişini dünya gündeminden düşürmemek adına yapılan uluslararası önemli organizasyonlardan biri de SUMUD FİLOSU ve farkındalığıydı. Bu filoya katılan birbirinden değerli aktivistlerden biri olan Mühendis Bilal Kıtay ile sizler için konuştuk. Nasıl katıldığını, neler yaşadığını ve neler hissettiğini sizler için cevapladı. An oldu yeniden yaşadı an oldu boğazı düğümlendi. Daha fazla irdelemeden sizleri röportajımızla baş başa bırakıyoruz.
Hocam, kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Ben Bilal Kıtay. 1982 Bingöl doğumluyum. İlk orta ve lise eğitimi Bingöl’de yaptım. Daha sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldum. İnşaat Mühendisi ve müteahhiti olarak görev yaptım. Aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu'na bağlı olarak dalış branşında yardımcı antrenörlüğüm var.
Ayrıca Umut Kervan'ında depremde arama-kurtarma ekibinde gönüllü olarak görev almaktayım. İnşaat Mühendisi ve müteahhiti olarak mesleğimi icra etmekteyim. Halihazırda Bingöl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde ikinci sınıf öğrencisiyim. 2017 yılında Arakanlı Müslümanlara yardım faaliyetlerinde bulunmak üzere Bangladeş'e gitmiştim. 2025 yılında birinci Sumud filosu organizasyonuna katıldım. 2026 yılında ise ikinci Sumud filosu organizasyonlarında görev yaptım. Evli ve üç çocuk babasıyım.
-Sumud Filosu'na katılma fikri sizde nasıl oluştu?
2025 yılındaki ilk Sumud Filosu hazırlıkları yapıldığı dönemde internette kendi işlerimle uğraşırken başvuru formunu görmüştüm. Başvuru formunu görünce biraz da kendi internet sitelerinden ne yaptıklarına dair bilgi edindim. Orada bunun uluslararası bir organizasyon olduğunu gördüm ve sadece Müslümanlardan değil gayri Müslimlerden de oluşuyordu. Bu noktada acaba gayri Müslimlerin olması bir sıkıntı oluşur mu diye düşündüm. Allah Resulü (Aleyhisselatü Vesselam)'ın Erdemliler Meclisi'yle olan hareketi ve peygamberlik geldikten sonra o meclisle ilgili kurduğu sözleri hatırladım. Bunun da tıpkı o meclis gibi görev yapabilecek bir kurum olduğunu düşündüğüm için başvurumu yapıp göndermiş oldum.
-Sumud'a katılım süreciniz nasıl oldu?
Filistin olayları yaşanırken ve yıllardan beri bu zulüm devam ediyorken hep içimde bir şeyler yapamamanın sıkıntı vardı. Bunun için hep dualarımda “Ya Rabbi, bana da bir şeyler yapma fırsatı ver” diye niyaz ediyordum. Böyle bir şey karşıma çıkınca da tekrar tevekkülümü ilan edip “Ya Rabbi, sen de şahit ol, senin rızan için bir şeyler yapmak istiyorum ve eğer bu seni razı edecek bir oluşumsa önümü aç” diye tevekkülde bulundum. Çünkü bu organizasyona katılırken ciddi referanslar da isteniyor ki karşıdakiler de her önüne geleni süzmeden alamazlar doğal olarak.
Tevekkül edip başvurumu yaptım, kısa bir süre sonra arandım ve mülakatlara girdim. Mülakatlarda da sorulan sorular referansınız nedir şeklinde olduğu için ağırlıklı olarak “referansım Allah” diye cevap verdim. “Referansım Allah olduğu için şu an benimle mülakat ediyorsunuz” diye cevaplarımı sürdürdüm. Bu konuşmalarla bir saate yaklaşan iki mülakat sonucunda filoya girişim onaylanmış oldu. Birkaç gün içerisinde Tunus'a gelmem yönünde bir çağrı almış aldım. İlk filoya katılım için Tunus'a gittim.
-İkinci Sumud'a katılım süreciniz nasıl oldu?
2026 yılında ikinci Sumud'a katılım sürecim ise zaten birinci Sumud'a katılmış olmamdan dolayı idi. O teşkilatta yer almış olmam anlamındaydı. İletişimlerimiz hep devam ediyordu. Yani birinci Sumud sonrasındaki istişarelerden tutun tekne hazırlıklarıyla ilgili hep bir bağımız ve irtibatımız vardı. Nitekim ikinci Sumud filosu Marmaris'ten yola çıkmadan bir ay öncesinde Marmaris’e gidip hazırlık çalışmalarında bulunup oradan yola çıkmış olduk.
-Sumd filosuna katılırken neyi göze aldınız?
Sumud filosuna katılırken zaten bazı şeyleri göze alarak katılmıştık. Çünkü yapılan mülakatlarda, ön bilgilendirmelerde ve eğitimlerde de başımıza gelecekler hakkında bilgilendirmeler yapılıyordu. Bunları göze alamayacaksanız bu oluşma hiç katılmayın, şeklinde görüşmelerimiz oluyordu. Dolayısıyla biz zaten bu karşılaştıklarımızı ve hatta daha büyüklerini göze alacak şekilde bu hareketle katıldık. Çünkü karşımızda İsrail gibi hiçbir hukuktan, kuraldan, etikten, ahlaktan nasibini almamış bir terör yapısı vardı. Bu tür bir yapıdan ne olacağına dair herhangi bir şey tahmin edebilmek çok güç. Bu yönüyle çok da şaşırdığımız bir karşılama olmadı bizim için.
Yakalandığımız zaman gemideki hapishaneye atıldık ki gemi hapishanesi dediğimiz şeye hapishane bile diyemeyiz. Çünkü hapishane koşulları bu bahsettiğim yerden çok daha iyidir. Bir toplama kampı gibiydi. Gelişi güzel bir şekilde yük konteynırlarıyla dizayn edilmiş bir toplama kampı olarak düşünebiliriz. Hiçbir insanî gereklik düşünülmeden hazırlanmış, insanca olmayan şartlarca yapılmış bir yerdi. Biz o konteynırlara balık istifi şeklinde atılıyorduk ve hiçbir şekilde bilgilendirme yapılmıyordu.
Nerede olduğumuza dair, nereye götürüldüğümüze dair veya bundan sonrasında bizim neler bekleyeceğimize dair hiçbir şekilde bir bilgilendirme yapılmadan… İki gece üç gün boyunca bu konteynır gemisinde kaldık. Bu konteynır gemisi aynı zamanda onların vahşiliklerine de her daim sahne olan bir yolculuktu bizim için. Yani istedikleri zaman hiç çekinmeden ateş edebiliyordular. İstedikleri anda konteynırların bulunduğu yerden birimizi, geminin diğer bölümlerine götürüp psikolojik ve fiili işkenceler yapabildikleri gayri insani bir yer şeklindeydi.
Nitekim bununla ilgili örnekler de yaşadık: Bazı arkadaşlarımız bu gemi sırasında vuruldu, tehdit edildi, içeriye alındı, işkenceden de geçirildi. Yani tamamen insanlık dışı ve bir pervasızlığın hakim olduğu şartlardı. Özellikle orada en çok üzüldüğümüz şey, maruz kaldığımız psikolojik veya fiili işkenceden ziyade Akdeniz'in ortasında kaçırılmamızdan dünyanın habersiz oluşuydu. Yani henüz Türkiye’den çıkmışken, Gazze’ye sadece bir bölü dört kadar yol almışken uluslararası sularda bu şebekenin askerlerince kaçırılmamızdı. Dünyanın 55 farklı ülkesinden insanların bulunduğu bu organizasyondaki alıkoymanın hiçbir dünya ülkesi tarafından bilinmemesi veya herhangi bir reaksiyon verilememesi bizi çok üzmüştü. Çünkü biz o anda bu terörist faaliyete karşı dünya ülkelerinin bir tepkisinin olmasını beklerdik. En azından bir hava aracı, deniz aracı veya donanmayla bu vatandaşlarıma ne oluyor ne reddedeler diye bir hareket olmasını isterdik. Ama hiçbir şekilde bu hukuksuzluğa, dünyadaki hiçbir ülkenin ses çıkarmaması bizi orada en çok üzen ve en çok yaralayan olay oldu.
Bu iki gece üç gün devam ettikten sonra nihayetinde bizi Aşdot limanına çıkardılar. Limana çıkarmalar bazıları televizyon kanallarına veya sosyal medyaya düşmüştü. Yani tamamen insan dışı hatta hayvana bile yapılamayacak bir hareket tarzı ve davranış stilinine maruz kaldık. Nitekim bir örnek vermek gerekirse Ben Gvir’ın basına servis etmiş olduğu ve basına servis edilmesinde sıkıntı olmayan, kendilerince gayet normal olan görüntüleri verebiliriz. Bunların bile dünyada yapmış olduğu infiale bakılırsa, basına vermekte sakınca gördükleri ve sadece bizim gördüğümüz, yaşadığımız görüntülerin oluşturacağı infiali düşünün. Bunları artık insanların görüşüne bırakıyorum. Yani bu bize bahsettiğimiz işgalci yapının nasıl bir zihniyette ve nasıl bir tutumda olduğunu gösteriyor.
Tabii burada özellikle şunun altını çizmeden geçemeyeceğim. Yani burada bize yapılanları anlatmamış oluşumuz ve bunların üzerinde duruyor olmamız şu anlama kesinlikle gelmemelidir. Bakın işte, bizler gittik, şunu yaptık, bizlere bunu yaptılar; bizler bunlara katlandık gibi bir şey asla söz konusu değil. Bu anlatımlardaki temel sebep yani dünyanın gözü önünde dünyadaki 55 farklı ülke… Bu ülkeler arasında Amerika’dan tutun Malezya'ya, Güneyde Afrika'dan tutun Kuzeyde Norveç, İskandinav ve Avrupa Birliği ülkeleri… Dünyanın hemen hemen her yerine homojen olarak dağılmış olan insanların bulunduğu bir ortamdan bahsediyorum. Bu şekilde insanlara göz önünde bunları yapan bir yapının 70 yıla aşkın bir süredir sahipsiz olan Filistin halkına neler yapabileceğine ışık tutma amacıyladır bu anlattıklarımız. Çünkü bu gerçekten çok ciddi bir meseledir, çok önemli bir konudur. Yani insanlık meselesidir, sadece Müslümanların değil. Müslümanların bu noktada iki kez duyarlı olması gerekir: Birincisi insan olduğumuz, ikincisi de İslam olduğumuz için...
Bu, tamamen bir insanlık problemi olmasına rağmen halen de bu bahsettiğimiz terör şebekesinin hiçbir şekilde, hiçbir kaygı gözetmeksizin bu hareketlerini yapıyor olması, dünyanın geleceği anlamında ciddi ve kaygı verici bir hale gelmiştir.
-Sonrasında neler yaşadınız?
Aşdot limanına götürüldükten sonra oradan da tamamen gayri insani şartlar altında bazı istasyonlara götürüldük. Bunlar hem psikolojik hem fiili işkencelerin hem de resmi işlemlerin yapıldığı istasyonlardı. Çünkü durak durak götürülüyorduk. Götürülürken bir hayvana bile yapılamayacak şekilde eziyetlerle itilerek kakılarak götürürdük. Bazı istasyonlar sadece fiili işkence için yapılmış istasyonlardı. Mesela beni götürdükleri ilk istasyon küçük ve brandalarla kaplı bir yerdi. Orada birisi boynumdan tutup kafamı yere eğerken diğeri ise kickbox yapar gibi alttan dizle karnıma ve kaburgalarıma aynı zamanda kaval kemiklerime vuruyordu. Bu hepimiz için böyleydi. Burası herhalde ilk hoş geldin ile başlayan bölümdü. Buradan sonra bizi basına servis ettikleri yere götürdüler. Ellerimiz kelepçeli, sıralı ve cenin pozisyonunda yüzü koyun şekilde saatlerce beklettiler. Hem fiili hem psikolojik sıkıntıya bırakıldığımız bir yerdi. Beklediğimiz süre boyunca yerleştirilmiş olan hoparlörlerden bize israil marşı dinletiliyordu. Bu arada Ben Gvir de gelip bize propagandasını yapmıştı. Altını özellikle çizmeden geçmeyeceğin bir konu var: Yani gerek fiili gerek psikolojik sıkıntılardan geçerken üzerimde ve içimde inanılmaz bir rahatlık hissiyatı vardı. Bunların tamamen Allah rızası için çekiliyor oluşu içimde mükemmel bir mutluluk oluşturmuştu. Bu hissiyatı daha önce yaşamamıştım. Şunu çok iyi hatırlarım: Yüzüm yere koyun beklerken kendimi o kadar iyi hissetmiştim ki yapmış oldukları baskılar, işkenceler benim için hiçbir şeydi. Bununla ilgili hiçbir korku yaşamadım. Şu an bile anlatırken bile o duyguları yaşıyorum. Mükemmel duygulardı. Rabbimize şükür edip o anın tevekkülünü ve hissiyatını yaşamaya devam ediyorduk. Yani bu benim için çok çok önemliydi. Özellikle buranın altını çizmek istedim.
Aşdot limanında akşama kadar istasyon istasyon fiziki, psikolojik işkencelerden baskılardan ve bazı resmi işlemlerden geçtikten sonra ellerimizle ayaklarımızla metal kelepçelerle sıkı sıkıya yani normalde yapılması gerekenden çok daha fazla sıkılarak cezaevi arabalarına bindirildik ve yine nereye gideceğimiz söylenmeden ittire kaktıra bizi yerleştirdikleri cezaevi arabalarıyla dört beş saatlik bir yolculuğun ardından karadaki bir cezaevine götürdüler. Köpekleri üzerimize saldırttılar. Değişik hücrelere koyup teker teker çağırıyordular; ama bu hücrelere koyarken veya çağırırken hiçbir şekilde birbirimizle sohbet etmemize veya konuşmamıza bile müsaade vermedikleri gibi elimiz ayağımız bağlıydı.
Etrafı ve üstü komple demir parmaklık ve yaklaşık üç metre olan bir kafesler vardı. İnsanları oraya zoraki sığdırıyordular. Oturmak istediğinizde oturamıyordunuz. Bizi orada saatlerce bekletip bundan keyif alıyordular. Bekletme sırasında bazı belgeler vardı. Tehdit edip ya bu belgeleri imzalarsınız ya da hiçbir zaman evinize dönemezsiniz diyorlardı. Tabii o noktada bazı arkadaşlarımız belgeleri imzaladı ama ben ve birçok arkadaşımız buna rağmen o belgeleri imzalamadık. Gece sözde kendilerince oluşturulmuş hakimler, cezaevine getirilmişti. Orada mahkeme olmuştuk. O mahkemelerde formalite birkaç soru sordular. Ertesi gün tekrar çıkarılıp cezaevi arabasına atıldık. Yaklaşık dört beş saatlik bir yolculuktan sonra havaalanına götürülmüş olduk.
-Terör şebekesi israil hakkında öncesinde veya sonrasındaki bakış açınızla ilgili bir değişik söz konusu mu?
Bu, benim için önemli bir konu; çünkü yıllardır basından izlediğimiz ve şahit olduğumuz sıkıntılı durumlar neticesinde kafamızda bir israil algısı oluşmuştu. Onlarla karşılaştığımda ise onların bize olan muameleleri ve kafamda oluşturmuş tablo ile şahit olduklarımın birbirine çok uzak olduğunu gördüm. Çünkü gördüğüm tabloda şuna kesin olarak kanaat getirdim. Onlar sadece fiziksel olarak bize benziyorlar. Yani bizim gibi elleri, ayakları, kafası, burnu, gözü olan varlıklar; ama kesinlikle hiçbir şekilde insani özellik taşımayan çok farklı yaratıklardır. Onlar bizi bir an önce ortalıktan kaldırılması gereken zararlı virüsler olarak görüyor ve o şekilde davranıyordular. Dolayısıyla yani bu algım çok çok farklıydı öncesi ve karşılaştığım durumla ilgili.
-Bir Sumud aktivisti olarak halklara ve yöneticilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Bu konu gerçekten çok önemli konu; çünkü bu, dünyanın şu an yaşamış olduğu ve çözülmesi gereken en öncelikli sorunlardan bir tanesidir. Ya biz buna daha öncesinde Filistin sorunu diyorduk ama şu an artık sadece Filistin sorunu da değil bir Siyonizm sorunu. Çünkü bunun sınırları Filistin'den çıktı; artık gördüğünüz üzere İran'da, Lübnan'da, Suriye'de aktif bir şekilde devam ediyor ve bu ne yazık ki yarın öbür gün kendi ülkemize ve başka coğrafyalara da sıçrayacak. Çünkü kendileri bunu artık resmi kanallardan dile getirmekten bile imtina etmiyorlar. Dolayısıyla bunu karmaşık, kompleks bir problem gördüğümüz müddetçe kendimize ait yapabileceğimiz bir şeyler olmadığını düşünüyoruz. Yani ekonomik nedenler, siyasi nedenler, dış politika, konjonktürel nedenler vesaire vesaire dediğimiz zaman bu problem çözülemez bir hal alıyor. Bunu daha yalın ve basite indirgemek zorundayız. Nihayetinde herkesin kendi konumuna göre yapabileceği bir şeyler vardır.
Bu konuda elbette yönetici olan sınıfların yapabilecekleri şeylerle halktan kişilerin yapabileceği şeyler aynı değildir. En nihayetinde bu soruna çözüm bulacak olan kişiler bizleriz ve bizlerin de yalın olarak kaybedeceğimiz tek şey kendi konforumuz. Hepimiz, kendi yaşam tarzımızla ilgili konfor kaybımızdan korktuğumuz için bu soruna el atamıyoruz. Bundan dolayı rakamlarla ifade edilemeyecek kadar masum insan ölüyor. Uğruna hiçbir adım atamayacağımız konforları bu vesileyle bırakalım. Canlarından, eşlerinden, annelerinden, babalarından, kardeşlerinden, vatanlarından her şeylerinden oluyorlar. Yani bu noktada bizlere özellikle dünya Müslümanlarına konumumuz, alanımız, coğrafyamız, gücümüz, yetkimiz ne olursa olsun yapacaklarımız noktasında ciddi sorumluluklar düşüyor. Bu sorumlulukları yerine getirmekten geri durmaya devam edersek bu zulümler hiçbir zaman bitmeyecek.