“Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu is, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de küfrün zahmetlerine misaldir.” (Mesnevi-i Nuriye)
Dondurucu bir soğukta, karların ortasında durduğunu hayal et. Isınman gerekiyor. Böyle bir durumda en mantıklı seçenek nedir? Yüzünü güneşe dönmek ve onun ışığından, sıcaklığından faydalanmak.
Peki, biri çıkıp da “hayır, ben ısınmak için güneşi yerinden söküp kendi etrafımda döndüreceğim” derse, muhtemelen bu kişinin aklını kaçırdığını düşünürsün.
İşte bu makalede, Risale-i Nur’un ortaya koyduğu akli ve mantıki deliller ışığında tevhid hakikatini inceleyeceğiz. Güneş benzetmesi de gösteriyor ki hakikate ulaşmanın yolu, onu değiştirmeye çalışmak değil, ona yönelmektir. Risale-i Nur, tevhid delillerini bu bakış açısıyla temellendirir.
Güneş benzetmesi, aslında tevhid hakikatinin özünü kavramamızı sağlayan önemli bir eşiktir. Ancak bu benzetmenin işaret ettiği derin anlamı tam olarak anlayabilmek için önce Risale-i Nur’un bu hakikati hangi üslupla ve hangi yöntemle anlattığını incelemek gerekir. Çünkü kullanılan anlatım biçimi, tevhid hakikatinin akla ve kalbe nasıl yerleştirildiğini anlamada önemli bir anahtar niteliğindedir.
Bu noktada önce tevhidin neyi ifade ettiğini açıklamak gerekir. Tevhid, İslam’ın en temel esasıdır. En genel anlamıyla ALLAH’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve ibadete layık oluşunda bir ve tek olduğunu kabul etmektir. Ancak Risale-i Nur’da tevhid yalnızca inanılması gereken bir inanç ilkesi olarak ele alınır. Bu nedenle tevhid, yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değil, kâinatın her sayfasında okunabilen ilahi bir birlik mührüdür.
“Kur’an baştan başa tevhidin esaslarını vazetmiştir. Kur’an’ın her tarafına nüfuz eden dört manevi unsur vardır: Tevhid, haşir, nübüvvet, adalet. Başta tevhid olmak üzere bu hakikatler ezeli kelamın her tarafını; surelerini, ayetlerini, kelamlarını hatta kelimelerini de kuşatmıştır.” (İşaratü’l İ’caz)
Bu ifadede Bediüzzaman Said Nursi tevhidi, Kur’an’ın yalnızca ele aldığı konulardan biri olarak değil, bütün sure ve ayetlere nüfuz eden temel hakikat olarak değerlendirmektedir. Böylece tevhid, Kur’an’ın bütüncül mesajını anlamanın merkezi ilkesi olarak ortaya konulmaktadır.
“Kur’an’ı Kerim tevhidin bütün mertebelerini -her türlü incelik ve gereklilikleri ile- hem beyan etmekte hem de ölçü ve dengesini hassasiyetle korumaktadır. Bu durum Kur’an’ın sıdk hakkaniyet ve mucizeliğinin en belirgin işaretlerinden biridir.
Tevhid hakikatini daha iyi kavrayabilmek için Kur’an’ın üslubuna da dikkat etmek gerekir. Özellikle Mekke döneminde nazil olan surelerde, muhatabı düşünmeye sevk eden, kısa fakat son derece güçlü delillere dayanan bir anlatım hakimdir. Risale-i Nur da bu Kur’anî yöntemi takip ederek, kimi zaman tek bir cümle veya kelime üzerinden tevhid hakikatini akli delilerle temellendirir. Bu yöntemin en dikkat çekici örneklerinden biri ise Kur’an’ın hemen her suresinin başında yer alan besmele ilk bakışta bir başlangıç ifadesi gibi görünse de tevhid hakikatini derinlemesine yansıtan bir muhtevaya sahiptir. Besmele’de geçen “Rahman” ismi, ALLAH’ın bütün varlıkları kuşatan engin rahmetini ifade eder. Bu rahmet, yalnızca bireysel bir merhamet değil; kâinatta görünen düzenin, rızkın, hayatın devamının ve varlıklar arasındaki ahengin de temelini oluşturur. Risale-i Nur’un nazarında bu kuşatıcı rahmet, kainattaki birlik ve düzenin tek bir Yaratıcı’nın eseri olduğuna işaret eden en güçlü delillerden biridir.
“İhlas suresinin dört ayetinin altı cümlesinde altı tevhid mertebesi beyan edilir. İhlas suresinde altı cümle var: Üçü müsbet, üçü menfi altı mertebe-i tevhidi ispat etmekle beraber şirkin altı envaını reddeder.” (Sözler)
Tevhid hakikatinin en özlü ifadelerinden biri de kısa olmasına rağmen bu sure, ALLAH’ın birliğini en açık şekilde ortaya koyarken, O’na ortak koşan bütün anlayışları da reddeder. “De ki: O ALLAH birdir” ayeti, kâinatın tek bir ilah tarafından idare edildiğini bildirirken; “ALLAH Samed’tir.” ifadesi ise bütün varlıkların O’na muhtaç olduğunu, buna karşılık O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını ortaya koyar. Böylece sure hem ALLAH’ın mutlak birliğini hem de bütün varlıkların O’na olan bağlılığını özlü fakat son derece güçlü bir üslupla ifade eder. Surenin tevhide aykırı anlayışları reddeden ifadeleri ise, “O, doğurmamıştır” ayeti, ALLAH’a soy veya neseb isnat eden anlayışları geçersiz kılarken; “doğurulmamıştır” ifadesi, O’nun yaratılmış veya sonradan var olmuş bir varlık olmadığını bildirir. “Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” ayeti ise ALLAH’ın varlığa benzetilemeyeceğini vurgulayarak, tevhid inancını en açık biçimde ortaya koyar.
Yani sadece birkaç saniyede okunan bir sure, aslında altı farklı felsefi safsatayı aynı anda çürütmektedir.
Bu noktada cevaplanması gereken temel soru şudur: Eğer yaratıcı kavramı mutlak, zaman ve mekândan münezzeh ve sonsuz bir hakikati ifade ediyorsa, sınırlı bir insan aklı bu hakikati nasıl idrak edebilir?
Uzayın derinliklerini tasavvur etmeye çalışırken bile insan zihni zorlanır. Buna rağmen sonsuz ve mutlak bir yaratıcıdan söz edildiğinde, insanın bu hakikat karşısında tamamen kaybolmaması dikkat çekicidir. Nitekim teolojinin en önemli meselelerinden biri, sonlu insan ile sonsuz olan (Allah) arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. İlk bakışta insanın, kainattaki bu sonsuz çeşitlilik ve çokluk -ki Risale-i Nur’un ifadesiyle- kesret içinde hakikati kaybetmesi beklenebilir. Fakat İslam düşüncesi, özellikle de Risale-i Nur, tam aksine bu çokluğun insanı ALLAH’tan uzaklaştıran değil, O’nun birliğine ulaştıran işaretler olduğunu ortaya kayar.
Risale-i Nur, bu soruya vahidiyet ve ehadiyet kavramlarıyla cevap verir. Vahdaniyet, ALLAH’ın birliğinin kâinatın bütünü üzerindeki tecellisini ifade ederken; ehadiyet ise aynı İlahi birliğin her bir varlıkta ve her bir insanda isim ve sıfatlarıyla doğrudan tecelli ettiğini gösterir. Böylece insan, ALLAH’ın sonsuz azameti karşısında O’nu uzak bir varlık olarak değil; kâinatın tamamında olduğu gibi kendi hayatında da tecellileri görülen bir Rab olarak tanıyabilir.
Tevhid, İslam inancının yalnızca teorik bir ilkesi değil; insanın kendisini, kâinatı ve yaratıcısını doğru okuyabilmesini sağlayan temel hakikattir. Risale-i Nur, bu hakikati sadece nakli delillerle değil akli ve mantıki muhakemelerle de temellendirerek modern insanın zihninde oluşan soru ve şüphelere cevap vermeyi amaçlar. Güneş benzetmesinde olduğu gibi hakikate ulaşmanın yolu onu değiştirmeye çalışmak değil, ona yönelmektir. Bunun tezahürü olarak tevhidi insanın iç ve dış dünyası zengin olur ve bir halife olarak dünyayı imar etme yeterliliğini elde eder. İnançsızlığın çıkmazı da tam burada ortaya çıkar: inançsız kişi, kainattaki birlik ve düzeni anlamak için karmaşık ve akıl dışı varsayımlara başvurmak zorunda kalır, neticede imar edeyim derken ifsat eder.
Risale-i Nur’un ortaya koyduğu tevhid anlayışı, Kur’an’ın takip ettiği düşünce yöntemini sürdürerek insanı kâinata dikkatle bakmaya, varlıklar arasındaki düzeni okumaya ve bu düzenin arkasındaki mutlak iradeyi kavramaya davet eder. Besmeleden ihlas suresine vahidiyet ve ehadiyet hakikatlerinden kainattaki İlahi rahmetin tecellilerine kadar bütün deliller, aynı sonuca işaret etmektedir. Varlıktaki çokluk, aslında tek bir Yaratıcı’nın birliğini gösteren sayısız mühürden ibarettir.
Sonuç olarak, Risale-i Nur’da tevhid yalnızca iman edilmesi gereken bir esas değil; insanın aklını, kalbini ve bakış açısını yeniden inşa eden kapsamlı bir hakikat olarak ele alınmalıdır. Kâinatın her bir parçası insanın kendi varlığı ve hayatındaki her nimet, ALLAH’ın birliğini gösteren bir delil haline gelmektedir. Bu yönüyle Risale-i Nur, tevhidi sadece dini vicdanın ve gözlemlenebilir alemin birlikte şahitlik ettiği evrensel bir hakikat olarak ortaya koyar.