Her çocuk, tertemiz bir fıtrat, kendine has bir potansiyel, farklı bir mizaç ve biricik özellikler taşır. Aynı şekilde her çocuk gelişirken, büyürken ve en nihayetinde yetişkinliğe giderken farklı yollardan geçer.
Bu yolların nasıl şekilleneceği, çoğu zaman ailelerin bakış açısı, beklentileri ve çocuk yetiştirme anlayışıyla belirlenir. Kimi aileler, çocuklarını ideallerini gerçekleştirecek şekilde salt rasyonel ve ideolojik adımlarla belirledikleri hedefler doğrultusunda yetiştirir.
Kimi aileler ise çocuklarını bir dava, değer, anlam ve misyon uğruna yetiştirir. İşte bu iki yaklaşım, karşımıza “proje çocuklar” ve “adanmış çocuklar” kavramlarını çıkarır.
“Proje çocuklar”, ailelerinin hayallerini, içlerinde kalan ukdeleri, eksiklerini veya toplumun kabul ettiği başarı ölçülerini gerçekleştirmek için şekillendirilen çocuklardır. Aile, çocuğu adeta bir proje gibi tasarlar; eğitimden hobilere, arkadaş seçiminden kariyer planına kadar her adımı kontrol altındadır. Başarı; diploma, ünvan, yüksek maaş veya ödüllerle tanımlanır ve çocuğun zihnine kodlanır. Tüm sebepler, yöntemler, araçlar, kısacası süreç, yalnızca sonuca hizmet eder.
Dünya ölçekli bir bakış açısıyla bakıldığında, ilk etapta bunlar göze, kulağa, gönle hoş gelen hedefler gibi gelse de proje çocukların bir zaman sonra, kendi idrak ve iradelerinden soyutlanan birer kuklaya dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu gibi çocuklar, çoğunlukla dışsal motivasyonla hareket ederler; ödül, takdir, statü, sevilmek ve değer görmek, başarıya endekslenmiştir. Hal böyle olunca, özgünlükleri törpülenir, özgürlükleri prangalanır, duyguları ötelenir, kendilik algıları hasar alır, farklılıkları bile zenginlik değil, uyumsuzluk sayılır. Bu baskı ve beklenti yükü ise başarısızlık korkusunu tetikler, yetersizlik hissini ve tükenmişlik sendromunu beraberinde getirir.
“Proje çocuklar”ın kayda değer bir bölümü genellikle ailelerinin veya içinde bulundukları çevrenin ideolojik, siyasi ya da ekonomik hedeflerini gerçekleştirmek üzere yetiştirilen bireylerdir. Hangi coğrafyada olursa olsun, özellikle saray çevrelerinde bu durum tarih boyunca daha sıkça görülmüştür. Osmanlı’da da bunun pek çok örneği vardır. Şehzadelerin özel hocalar ve sıkı protokoller eşliğinde tahta hazırlanması, yalnızca bir bireyin değil, tüm hanedanın ve devletin geleceğini şekillendirme amacı ile yapılırdı. Yakın tarihe ve günümüze baktığımızda ise siyasi liderlerin çocuklarının, diplomasi, parti yönetimi veya medya aracılığıyla kamuoyuna hazırlanması benzer bir “proje” yaklaşımına örnek verilebilir.
Bu gibi çocuklar, henüz karakterleri oturmadan, kendi tercihlerini inşa etmeden önce belirlenmiş bir hedef veya hedefler doğrultusunda eğitilir ve toplum önünde konumlandırılır.
Burada çocuğun karakterine, potansiyeline göre bir kimlik ve kariyer planlaması asla söz konusu değildir. Önce bir kimlik, karakter ve kariyer seçilir, daha sonra çocuk bu şablona uygun hale getirilecek şekilde yetiştirilir. Neticede bir kalıp içine hapsedilir.
Günümüzde bu durum yalnızca aristokrat aileler veya siyasi elitlerle sınırlı değil; özellikle bürokrasi, eğitim, iş dünyası ve medya alanlarında “devamlılık” sağlamak için benzer stratejilerle yetiştirilen proje çocuklar vardır.
“Bazı aileler, çocuklarını küçük yaşlardan itibaren devlet protokolüne, medya görünürlüklerine veya partilerde görev almaya alıştırır. Kimi zaman bu süreçler, çocukların kendi kişisel yetenek ve ilgi alanlarının önüne geçerek onları bir “aile projesi” haline getirir. Böylece birey, kendi benliğinden ziyade temsil ettiği soyadı, makam veya ideoloji ile varlık kazanır. Bu, hem yüksek beklenti hem de görünmez bir baskı anlamına gelir.”
Bu minvalde şunu belirtmek gerekir ki, “proje çocuk” olmanın, parıltılı hedeflerinin, şaşalı cümlelerinin ardında nice ağır bedeller saklıdır.
“Adanmış çocuklar” ise bir değere, inanca veya anlamlı bir misyona adanmış bireylerdir. Aileleri onları bir “başarı projesi” olarak değil, bir “emanet” , “emanet taşıyıcısı” ve “dava” insanı olarak görür. Burada ana amaç, içsel mana, sorumluluk bilinci ve erdemli bir kişilik inşasıdır.
Bu çocuklar, çoğunlukla içsel motivasyonla hareket eder: inanç, aidiyet, teslimiyet, tevekkül, anlam ve hizmet etme arzusu daima ön plandadır.
Adanmış çocukların serüveninde, araçların ve amaçların yanında süreç de çok değerlidir. Çünkü doğru yolda olmak, istikamet üzere kalabilmek tek başına bir başarı olarak kabul edilir. Salt başarı ve zafer endeksli değil, sefere de yoğun bir şekilde odaklı bir anlayış vardır. Aileyle ilişkiler koşulsuz sevgiye, muhabbete, merhamete dayanır. Bu çocukların ne yaptıkları kadar, kim oldukları, neyi neden ve nasıl yaptıkları da önemlidir. Amaca giden her yol mubahtır anlayışı, kabul gören bir argüman değildir.
Adanmış çocuklar denince akla ilk gelen şahsiyetlerden biri de Hz. Meryem’dir hiç kuşkusuz.
Hz. Meryem daha çocuk yaşta Allah’a adanmış, iffet ve teslimiyetin timsali olarak yetişmiştir. Onun hayatı, sadakatin, azmin ve adanmışlığın en güçlü örneklerindendir.
Hz. Meryem’in annesi Hanne’nin onu adamasıyla ilgili ayeti celile şu şekildedir:
Bir zamanlar İmrân’ın hanımı şöyle demişti:
“Rabbim! Karnımdaki çocuğu her kayıttan azâde olarak senin hizmetine adadım; bunu benden kabul buyur. Şüphesiz sen, duaları işiten, maksat ve niyetleri bilensin.” (Al-i İmran, 35)
Bu konuda Hz. Ali de oldukça önemli bir örnektir. Henüz küçük yaşta Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi vesselem’in yanında yetişmiş ilim, cesaret, adalet ve iman yolunda ömür boyu adanmışlık göstermiştir.
Hakeza Enes bin Mâlik: Annesi (Ümmü Süleym) tarafından 10 yaşında Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi vesselem’e hizmet etmesi için adanmış, 10 yıl boyunca onun yanında kalıp görevlerini sevgi ve sadakatle yerine getirmiştir. Hiçbir azarlama veya kırıcı söz işitmeden, Resûlullah’a gönülden hizmet etmiş; vefatından sonra da öğrendiklerini rivayet ederek ahde vefa ile İslâm’ın tebliğ edilmesinde ömrünü adamıştır. Bu, çocuk yaşta başlayan masum bir adanmışlığın, bağlılığa, daha sonra da, hayat boyu süren örnek bir adanmışlığa dönüşmesidir.
Burada bağımlılık değil bağlılık, esaret değil hürriyet, eziyet değil nimet, kölelik değil adanmışlık vardır...
Tarih sayfalarında ve günümüzde bu minvalde örnek gösterilecek pek çok şahsiyet vardır elbette. Uzun uzadıya bir liste sunmaya gerek olmadığı kanaatindeyiz.
Ancak şunu ifade edelim ki, adanmış çocukların, adanmış hayatları incelendiğinde, her bir örneğin, dünyayı, toplumu değiştiren, dönüştüren liderler, örnek, öncü şahsiyetler olduğunu görebiliriz.
Onlar için başarı ve zafer, sadece bir sonuç değil; hak ve hakikatten sapmadan yürünmüş dosdoğru bir yoldur. İstikamet üzere sebattır...
Bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için belirtelim ki, adanmış çocukları tarif ederken kullandığımız kavramların dini kavramlar olduğu düşüncesiyle, tüm mütedeyyin ailelerin çocuklarını adanmış çocuklar olarak yetiştirdiği söylenemez.
Zira dışa yansıyan kısma, yüzeysel bir bakış açısıyla bakılınca, pek çok dindar ailenin adanmış çocuklar yetiştirdiği düşünülebilir. Ancak daha detaylı analiz edildiğinde pek çok çocuğun aslında birer proje çocuk olarak yetiştirildiği söylenebilir.
Özellikle bu yetiştirme tarzında dikkat çeken durum ise içselleştirilmemiş değerlerin ve ilmek ilmek işlenmeyen erdemlerin, birbirinden üstün meziyetlerin ve en nihayetinde saygın kimliklerin vitrinlik malzeme olarak kullanılmasıdır.
Dindar ve tesettürlü genç kız...
Alim veya alime genç...
Hafız çocuk vs...
Maalesef bazen bunlar, anne ve babaların kendilerini tatmini veya çevrelerine karşı oluşturmak istedikleri algı uğruna, birer suni imaj olarak kullanılabilmektedir.
Yazımızın bu bölümünde kısaca, Proje çocuklar ile adanmış çocuklar arasındaki bazı farklara işaret etmek istiyoruz:
Bu çocuklar arasındaki fark sadece hedeflerde değil, tabiri caizse hedefe giderken kullanılan yakıtta da ortaya çıkar.
Proje çocuk, başarmak için daima başkalarının onayına ihtiyaç duyar; adanmış çocuk ise içindeki inanç, aidiyet, öz saygı ve öz denetimden güç alır.
Proje çocuk için süreç, sadece sonuca giden yoldur; adanmış çocuk içinse süreç, amacın ayrılmaz bir parçasıdır.
Proje çocuk ailesinin, çevresinin sevgisini ve takdirini kazanmak için kendisini bezdirse de tüketse de her daim kendisinden beklenen performansı sergilemeye çalışır.
Adanmış çocuk ise sevildiğini bilerek, bu sevgiye layık işler yapmaya çalışır ancak, eylemlerinde onu harekete geçiren daha ulvi, içsel bir motivasyon ruhu vardır.
Proje çocuklar yetiştirilirken farklılık, çoğu zaman uyumsuzluk olarak görülürken; adanmış çocuklarda farklılık, korunması, geliştirilmesi gereken bir hazine sayılır.
Proje çocuk, ağır beklenti yükü altında tıkanabilir, kırılabilir, bocalayabilir, tükenebilir.
Adanmış çocuk ise anlamlı bir yaşam sürerek, daha dengeli, fıtratına uygun şekilde yol alır ve başkalarına da örnek olur.
Elbette hiçbir aile, çocuğuna zarar vermek için onu bir “proje”ye dönüştürmez. Ancak bazen farkında olmadan çocuklarını hırslarını ve egolarını tatmin etme aracı olarak kullanarak, kendi ideallerine ve ideolojilerine kurban ederler...
Kurban edilen çocuğa başarı libası giydirerek, çocuğun bir kurban değil, başarılı bir birey olduğuyla avunurlar. Başarıya giden yolda, neleri kaybettiklerine bakmaksızın, çaresiz bir körlüğe mahkûm ederler kendilerini.
Fakat unutulmamalı ki, çocuğun değeri başarı kriterleriyle değil, kimliğinin, inancının, aidiyetinin ve karakterinin doğruluğu ve sağlamlığıyla ölçülür.
Hülâsa...
Tarihten ve öncü, örnek şahsiyetlerden öğrendiğimiz bir hakikat var ki koşulsuz, minnetsiz, temiz bir sevgi, içsel doyum ve motivasyon, dava şuuru ve anlamlı bir amaç, bir çocuğu hem mutlu eder, hem de iki dünyasını ihya edecek kadar güçlü kılar.
Ve asıl mesele, çocuğumuzun büyük bir başarı hikâyesi yazıyormuş gibi görünerek, başka hikâyelerin figüranı olması değil, kendi hikâyesinin başrolü ve insanlığa faydası olan bir insanı kâmil olabilmesidir...