Türkiye ve Güneydoğu Anadolu’nun yakın tarihine damga vuran en acı gerçeklerden biri PKK’nın işlediği vahşet ve zulümlerdir. 1980’lerin başlarında ortaya çıkan bu örgüt bölgedeki masum sivilleri ve Müslüman Kürtleri hedef almıştır. Böylece PKK, görünürde savunduğunu iddia ettiği halkı, en ağır bedelleri ödeterek rehin almıştır.
PKK, yalnızca silahlı bir örgüt olarak kan döken vahşi bir yapı değildir; aynı zamanda bütün bir bölgenin ruhunu kemiren, halkı derin umutsuzluğun girdabına iten ideolojik bir tasavvurun ürünüdür. Marksist, Leninist bir ideoloji zemininde ortaya çıkan PKK, 1980’lerden itibaren meşruiyet arayışına girmiştir. Ancak bu yaklaşım, bölge halkının tarih, gelenek, görenek ve dini birikimiyle taban tabana zıttır. Çünkü Doğu ev Güneydoğu Anadolu’nun içtimai karakteri İslam’ın adalet, kardeşlik ve merhamet ilkeleriyle şekillenmiştir. PKK’nın ideolojisi ise bu köklü değerleri reddederek, halkı kendi kimliğinden uzaklaştırmaya çalışmak oldu.
PKK’ya yakın çevrelerin yürüttüğü kimi anketlerde dini inançlara dair yönelimlerin Zerdüştlük etrafında toplandığı; Hz. İsa’nın ardından Mani ve son sırada Hz. Muhammed’in, (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dağa çıkarılan gençlerin nezdinde en fazla itibar gören dini şahsiyetler arasında zikredildiği görülmektedir. Bu tablo çarpıcı olduğu kadar örgütün ideolojik yönlendirmelerini ve dini inançlar üzerindeki etkisini açığa çıkarmaktadır.
İslami değerlere bağlı ve sade yaşamlarıyla öne çıkan Kürt halkı içinden militanlaştırılan gençlerin Zerdüşt’ü ilk sırada işaret etmeleri dikkat çekici bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bu tablo hem tarih boyunca İslam dininin değerlerine bağlılığıyla bilinen halkın gençleri arasındaki kırılmayı hem de ideolojik yönleriyle dini aidiyetlerin nasıl gölgelendiğini göstermektedir. Kendi öz değerlerinden uzaklaşıp köksüz bir yönelişe savrulmaları sadece dini bir tercih değil aynı zamanda içtimai kimliğin de zedelenmesi anlamına gelmektedir.
Örgütün ilk metinlerinden itibaren dikkat çeken tezlerden biri Kürtleri Zerdüşt olmaya, yani mürtet olmaya zorlamalarıdır. Örgütün kuruluş yıllarına ait örgüt içi yazışmalarda dahi bu konuya özel önem verildiği görülmektedir. Örgütün sözde ideologları, Kürtlerin kökeninin Medlere dayandırılmasından hareketle bu yaklaşımı güçlendirmek için çalışmış, böylece hem tarihsel hem inançsal zemin oluşturmaya gayret etmişlerdir. Aslında bu çaba, Müslüman Kürtleri İslam’ın köklü değerlerinden kopararak yapay bir kimlik inşasıyla kendi ideolojilerine bağlama stratejisinin bir parçasıydı.
Bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan atmosfer, maddi yıkımın ötesinde insanların zihni ve ruhi dünyalarının derinliklerinde kapanması güç yaralar açmıştır. Umut, insanı ayakta tutan en güçlü değerdir; ancak PKK’nın dayattığı şiddet dili bu umudu kökünden söküp atmakta ve toplumun önüne ne zaman aydınlığa kavuşacağı bilinmeyen bir belirsizlik koymaktadır. Bu durum, yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir medeniyet, gelenek ve ahlak tasavvuru sorunu olarak ele alınmalıdır.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan köylerdeki okullar yakılarak çocukların eğitim hakları engellenmiş İbrahim Kızmaz, Orhan Korkmaz, Necmettin Yılmaz, gibi nice öğretmenleri akıl almaz işkencelerle katletmiş, nice sağlık personeli tehdit edilmiştir. Bu durum sadece maddi değil manevi derin bir yıkımı da beraberinde getirmiştir. Aileler bir yandan güvenlik endişesi diğer yandan geçim sıkıntısı ile köylerini terk etmek zorunda bırakılmıştır. Göç olgusu bölgeyi adeta “sessiz çığlık” coğrafyasına çevirmiştir.
Nitekim PKK’nın en büyük çelişkisi “özgürlük” iddiasıyla çıkıp en ağır şiddeti yine Kürtlere uygulamasıdır. Susa ve Başbağlar katliamı PKK zulmünün en ağır yüzlerindendir.
Susa katliamı: İslam’ı Susturmak İsteyen Kurşunlar
Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Susa köyünde camiden çıkan 10 mümin insan PKK tarafından kurşuna dizilerek şehit edildi. Susa’da hedef alınan sadece insanlar değildi. PKK insanları korkutarak İslam’dan ve mekânlarından biri olan camiden uzaklaştırmak istiyordu. Susa katliamı camiye, İslami değerlere yapılan saldırılardan dolayı ayrı bir önem taşır. Camideki müminlerin hedef alınması ise PKK’nın toplumun en kutsal alanlarını dahi hedef aldığını ortaya koymuştur. “İslam’ı susturmak isteyen PKK, ruhların derinliğine inmeye çalıştı ama iman dimdik ayakta durdu.”
1993’te Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde yaşanan katliam da ülkenin hafızasında derin bir yara olarak kaldı. Akşam üstü köye giren PKK’lı caniler, düzenledikleri saldırıda 33 masum insanı köy meydanında kuşuna dizdi. Kadınlar ve çocuklar dağlara sürüldü. Evleri ateşe verildi; 200’ü aşkın ev, dükkân, cami ve okul kül oldu. Başbağlar, o gece yalnızca insanlarını değil; evlerini, ekmeğini, tarihini de kaybetti. Köyün üzerine çöken duman, vahşetin ve adaletsizliğin sembolüydü. Bugün hala o köydeki mezar taşları sessizce PKK’nın yaptığı vahşeti bizlere anlatıyor. Ve daha nice yakılıp yıkılan köyler hafızalardan hiç silinmeyecek.
Medreseler, PKK açısında hem ideolojik hem de kontrol edilmesi zor kurumlardır. Güneydoğudaki medreseler, klasik İslami eğitim anlayışının yanı sıra bölgede irfan ve dilin yaşatılmasında kritik bir role sahiptir. İlim ve irfan yuvası olan bu kurumlar aynı zamanda gençlerin içtimai değerleri öğrenmesinin ve sosyalleşmenin sağlandığı kurumlardır. Stalinist – Marksist bir ideolojiye sahip olan PKK için her zaman bir tehdit olarak algılanan medreseler; PKK tarafından saldırıya uğramış, kundaklanmış veya doğrudan bombalanmıştır. Medreselerin hedef alınması, bölgede dini ve klasik eğitimin güvenliğinde bir korku iklimi meydana getirmiştir. PKK, bölgenin İslami değerlerini, hayatını koruyan, besleyen ve sürdüren medreselerini dağıtmaya çalışmıştır. Bu hiç şüphesiz PKK’nın bölge halkını medreselerden uzaklaştırmak ve bölgeyi ifsada uğratıp gençlerin dağa çıkarılmasında engel teşkil eden medreseleri kökünden koparmak için yaptığı bir saldırıdır.
Çocukların Silahlı Çatışmalarda Kullanılması:
Çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması, modern uluslararası hukuk düzeninde en ağır insan hakları ihlallerinden biri kabul edilmektedir. Birleşmiş milletler çocuk hakları sözleşmesi ve silahlı çatışmalara katma ile ilgili ihtiyari protokol, çocukların savaşlarda taraf olmalarını kesin biçimde yasaklamaktadır. PKK’nın çocukları kullandığına dair belgeler, raporlar ve tanıklıklar bu sorunun en dramatik boyutlarından birini oluşturmaktadır. PKK’nin çocuk savaşçı politikası tarihsel süreç, örgüte katılım yöntemleri, uluslararası raporlar, psikososyal etkiler uluslararası hukuk çerçevesi bağlamında ele alınmıştır. 1980’lerin sonlarından itibaren dağ kadrolarını genişletmek için çocuk ve gençleri örgüte katmaya yönelmiştir. Bu politika, özellikle 1990’larda şiddetin en yoğun olduğu dönemde sistematik hale gelmiştir.
PKK, gençlere yönelik propagandasında “özgürlük mücadelesi” ve “kahramanlık” söylemlerini öne çıkarmıştır. Çocuklara romantik bir “dağ yaşamı” sunulmuştur. Birçok raporda, PKK’nın köylerden veya şehirlerden çocukları zorla alıp örgüt kamplarına götürdüğü belgelenmişti. Bu yöntem özellikle yoksul bölgelerde daha sık kullanılmıştır. PKK, bazı ailelerden “örgüte bir çocuk vermeyi” adeta zorunlu kılmıştır. Bu durum geleneksel otorite yapılarının güçlü olduğu köylerde yaygın bir baskı mekanizması haline gelmiştir.
PKK, 15 yaş altı çocukları dahi silahlı eğitimden geçirmiştir. Raporda kamplarda bulunan kız ve erkek çocuklarına ilişkin kanıtlar yer almaktadır. Binlerce çocuğun zorla ailesinden alınarak kaybolduğu ortaya çıkmıştır. Çocuklar ağır silah eğitiminden geçirilmiş, çatışmalarda ön safta kullanılmış ve çoğu hayatını kaybetmiştir. Çocuk savaşçılar ailelerinden koparıldıkları için kimlik bulanımı ve depresyon yaşamış: travma sonrası stres bozukluğu yaygın hale gelmiştir. Örgüte katılan çocuklar eğitim hakkından mahrum kalmış, topluma geri döndüklerinde yeniden entegrasyon sorunu yaşamışlardır. PKK’nın bu uygulamaları hem uluslararası hukuka hem de insani normlara aykırıdır.
PKK’nın çocuk savaşçı politikası yalnızca ferdi trajedilere değil, aynı zamanda Kürt toplumunda aile yapısının zayıflamasına, içtimai güvenin sarsılmasına, nesillerin arasında travma aktarımına yol açmıştır. Kürt halkının meşru insani taleplerini dile getirme zeminini zayıflatmış çocukların geleceğini yok etmiştir. PKK’nın çocukları kandırarak veya zorla örgüte katması, hem uluslararası hukuk açısından bir suç hem de Kürt halkının geleceğine yönelik en ağır tehditlerden biridir. Çocukların eğitim hakkı, aile bütünlüğü ve güvenli yaşamı gasp edilmiş; bu durum Kürt meselesinin barışçıl çözümünün önünde ciddi bir engel teşkil etmiştir.