İnsan, görünen bir beden değil; hakikatin aynasında tecelli eden bir sırdır. Onun varlığı, düşünceyle açılır; düşünce ise kalpteki nurun uyanışıdır.
Yaratılan insanın varlığı düşünceden öncedir. Varlığın tecellisi düşünce ile ortaya çıkar. Descartes’ın “Düşünüyorum o halde varım” söylemi, şüphelerden sonra düşünen bir “Ben”in varlığının haykırışıdır. Yaratılan her şeyden şüphelenebilirsin, ama bu şüphelerden yola çıkıp kendini hissettiren benin varlığı kesindir. Her şeyden şüphe edilebilir; ancak bu şüpheyi gerçekleştiren bilincin varlığı inkâr edilemez. İşte benin varlığı düşünce yoksa hissedilmez, hissedilmezse varlığı varlık içinde olması gereken anlamda olmaz. “Düşünüyorum” demek, aslında “ben bilirim” demek değil; “ben kendimi arıyorum” demektir. Çünkü insan, kendini bulduğu anda kaynağına yaklaşır, kaynağına yaklaştıkça da kendini kaybeder gibi olur-fakat bu kayboluş, yokluk değil, hakikatte varoluştur.
Düşünüyorum… Bu açıdan düşünce, insanın varlığını açığa çıkaran bir bilinç kapısıdır. İnsan, düşünme ve tefekkür sayesinde kendi varlığını anlamlandırır. “Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Enam, 50) Düşünce olmadan “benlik” fark edilmez; fark edilmeyen benlik ise anlam bakımından eksik kalır. Görmek nasıl fiziksel bir algı ise, düşünmek de kalbin ve aklın görmesidir.
Dış dünyadaki renklerin ve cisimlerin görüntüsü gören gözler için bir anlam ifade eder. “Ben” in varlığı, düşünce ve tefekkür ile açılan kalbin gözü ile anlam bulmaya başlar. Tefekkürsüz ve düşüncesiz, insanlığın öz cevheri yani özün özü vardır, ama onu bedeninde taşıyan sahibi için bir anlam ifade etmez.
Modern dünyadaki bazı örnekler, aslında düşünce olmadan da var olan şeylerin nasıl “fark edilmediğinde yok hükmünde” kalabileceğini gösterir. İletişim araçları veya teknolojiler, keşfedilmeden önce insanlığın içinde potansiyel olarak vardı; fakat bilinçte yer bulmadıkları sürece anlam kazanmamışlardı. Uzaktan telefonla konuşma, uzaktan televizyon ile görüşme düşünce ile keşfedilmeyinceye kadar insanlık içinde vardı ama keşfedilmedikleri için yok hükmündeydiler.
İnsan, tefekkür sayesinde sadece görünen dünyayı değil, varlığın ardındaki anlamı da idrak etmeye başlar. Bu idrak, “özün özü” olarak ifade edilebilecek derin bir hakikate yönelmedir. İnsan bu yönelişle, kendi varlığını taşıyan bedeni bir araç olarak görmeye başlar; beden, hakikatin tecelli ettiği bir vasıta hâline gelir. Bundan sonra bedenindeki melekeler sana birer melek olup secde etmeye başlar. Yani beden, arzu ve istekleri ile zaman ve mekânı aşan potansiyelini emrine veya esaretine almaktan aciz olur. Tam tersi bütün duyuların ve arzuların sendeki öze ram olur. Yani özün özü olan cevherini bir beden çevreleyemez. Özün özü düne gitmek için geçmişi bir engel görmez. Çünkü düşünce ve tefekkür ile onu bedeninde hiç görmeyeceği şekilde canlandırır. Geleceğe gitmek için önündeki zamanı engel görmez yine tefekkür ve düşünce ile yıllar sonra olacak meseleleri öne alarak kimsenin göremediği bir canlılıkla seyir eder.
Düşünce, bir arayıştır. Bu arayış, insanı, evreni ve kendi varlığını birlikte anlamaya götürür. İnsan, hem evrenin içinde bir zerre hem de o evreni zerre kadar küçültüp kavrayabilecek bir bilinçtir. Bu nedenle insanın arayışı, sadece bilgi arayışı değil, anlam ve hakikat arayışıdır.
Düşünce arayıştır. Bu arayış büyük kâinatın küçültülmüş hali olan beden dünyasındaki bütün kâinatın içinde zerre, kâinatında içinde bir zerre olarak tutabilen hakikatin arayışıdır. Bu hakikat nuruna güneş, ay secde eder. Bu hakikatin tecellisinde ateş yanıcılığını kaybeder. Bu hakikatin varlığında varlık adalet ile gerçek anlamına oturur. Yani, asıla asıla sırtına almaya çalıştığın dünya, sadece çocukların oyuncakları ile rahat bulmak için zaman geçirdiği oyuncağa dönüşür. Zaten işin aslında ilahi ferman bunu göklerden bize öyle haber vermedi mi?
Düşünce başladığında insan, varlığın derin katmanlarına doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta geçmiş ve gelecek, zihnin tefekkürü içinde yeniden şekillenir. İnsan, zamanın ve mekânın sınırlarını zihinsel olarak aşabilir.
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka değildir! Ahiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Enam, 32)
Bu bağlamda “düşünüyorum” ifadesi, sadece felsefi bir tespit değil; insanın kendini ve varoluşunu keşfetme sürecine açılan bir kapıdır. İnsan, düşünceye sahip olan değil; düşünceyle birlikte varlığını idrak eden bir varlıktır.
Bahsedilen seni değiştirmiyorsa, seni eyleme mecbur etmiyorsa, sendeki düşünce düşüncenin sadece hayalinden ibarettir. Bazen hayalen kendini sultan da görebilirsin, görünmez bir şey de görebilirsin, serbestsin. Serap düşüncede ve hayal kurmada serbestsin. Ama işin aslında sen kendini hayal ettiğin şekilde değil, bildiğin haldesin.
İslam düşünce geleneğinde, özellikle Molla Sadrâ’nın “hareket-i cevheriyye” anlayışında insan, sürekli değişen ve kemale doğru ilerleyen bir varlık olarak ele alınır. Buna göre insan sabit değil, sürekli oluş hâlindedir. Bu oluş, onun potansiyel olarak daha yüksek bir varlık düzeyine yükselmesini mümkün kılar. İnsan yükselme potansiyeli olan bir varlıktır.
İnsan, yaratılışı gereği hem maddeye bağlı hem de mana ve ruh yönüyle yücelmeye açık bir varlıktır. Bu nedenle insanın hakikati, yalnızca bedensel varlığında değil, bilinç ve idrakinde ortaya çıkar. Tefekkür, aklın yürüyüşü değil; kalbin seyridir. Gören göz için dünya bir surettir; fakat basiret açıldığında her suret, bir mana kapısına dönüşür. O vakit insan, gördüğünde çokluğu değil, Bir’i temaşa eder.
(Devam edecek)