“Onlar ki emanetlerini ve sözlerini gözetirler” (Mü’minun: 8)
Ebu Hureyre’den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdu: “Müslüman, diğer Müslümanların onun elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mü’min de insanların canları ve malları konusunda kendisine karşı emniyet hissettikleri kişidir.” (Tirmizî, İman, 12)
Buharî’de geçen rivayette hadisin ikinci cümlesi şöyledir: “Muhacir ise Allah’ın nehyettiklerinden uzak duran kimsedir.” (Buharî, İman, 2)
Burada kast edilen, İslam’ı mükemmel olan Müslümandır. Müslümanların dilinden ve elinden sağlam kalmadığı kimsenin gerekli olan kâmil İslamiyet’i yoktur. Yoksa, bu vasfı tam olarak taşımayan bir kimsenin, Müslüman olmayacağı anlamına gelmez. Müslümanların Müslüman’ın dilinden ve elinden selamette kalması vaciptir. Müslümana el ve dil ile eziyet etmek haramdır. Elin eziyeti fiil ile, dilin eziyeti söz ile olur. (Fethu’l Barî, İbn Receb)
Hattabî şöyle demiştir: “Maksat, Müslümanların en faziletlisi hem Allah’ın hukukunu hem de insanların hukukunu eda eden kişidir. Çünkü Müslümanların hukukuna riayet eden Allah’ın hukukuna öncelikli olarak riayet eder.”
Bu hadis, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in “Cevâmiü’l-Kelim” olan yani az kelimeyle çok büyük anlamlar ifade eden sözlerinden sayılır. Hadisin bazı rivayetlerinde “elinden ve dilinden insanların salim kaldığı kimse” şeklinde de gelmiştir. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 224; İbni Hacer el-Heysemî, Mecmaü’z-zevâid, III, 268).
İnsanın çok kullandığı iki uzvu el ve dil, hadiste özellikle anılmıştır. Çünkü yapılan kötülükler, başkasına zarar verme işi, yaygın olarak bu iki uzuvla ilgilidir. Dil, sövmenin, kötü sözün, lânetin, gıybetin, iftiranın, koğuculuğun ve benzeri kötülüklerin vasıtasıdır. El ise dövmenin, öldürmenin, yakıp yıkmanın, çalıp çırpmanın, bâtılı yazmanın ve benzeri fenalıkların vasıtası olan uzvumuzdur. Dilin ve elin sayılan kötülüklerinden uzak duranlar gerçek ve kâmil Mü’min olma özelliğini kazanırlar. Kötülüklerden uzak durmak, yasaklananları işlememek; emredilenleri yapmaktan daha önemlidir. Bu sebeple fazilet ve takvânın ölçüsü, emirleri yerine getirmekten ziyâde, yasaklardan uzak durmaktır.
Muhacir, dinin emirlerini hakkıyla yerine getirebilmek için, bu imkânı bulamadığı vatanını terk ederek, dininin emirlerini yaşayabileceği bir mekâna göç eden kimsedir. Buradaki anlamı ise, nefs-i emmârenin dâvet ettiği kötülüklerden, haramlardan uzak durmak ve onları terk etmek anlamına gelen derûnî mânasıdır.
Müslüman erkek ve kadınların, hatta bir rivayete göre insanların, elinden ve dilinden emin olduğu kişi olmak, basit bir şey değildir. Kabul etmek gerekir ki insan, istese de her zaman faydalı olamaz, ama zarar vermemesi mümkündür. Aslında zararsız olmayı benimsememiş kişilerin başkalarına faydalı olmaları da pek düşünülemez.
Hadiste önce dilin zikredilmiş olması, yerme, sövme, gıybet, iftira, bühtan, şikâyet, çekiştirme vs. gibi dil aracılığıyla verilen zararların daha kolay, yaygın ve onulmaz olmasından dolayıdır. Şairin dediği gibi:
“Kapanır okların açtığı yaralar iyileşir.
Dilin açtığı yara ise kapanmaz, açık kalır”
El ile zarar vermek ya da kişilere eziyet etmek ise o kadar kolay değildir. Bazı kişiler de vardır hem iyilik yapar hem de arkasından diliyle o insanları üzerler. Yani yaptığı iyiliğin hayrını silip süpürür. Onun için önce dilinden sonra da elinden Müslümanların emin oldukları kişi, gerçekten olgun ve iyi Müslümandır, buyurulmuştur. Diline hâkim olan kişinin kurtulduğu (bk. Tirmizî, Kıyâmet 50), Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerin ya hayır söylemesi ya da sükût etmesi gerektiği (bk. Buhârî, Edeb 31) yine Peygamber Efendimiz'in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) emir ve tavsiyelerindendir.
“El” burada diğer organları da temsil etmektedir. Zira fiilî olarak verilen zararlarda elin şu veya bu ölçüde katkısı bulunur. Hangi fiil olursa olsun, hatta elin hiçbir katkısı bulunmasa bile yine o fiil konuşma sırasında ele izâfe edilir. Zira el, bir yerde insanın gücünü temsil etmektedir. (Mirkat-ül Mefâtîh, Riyaz-üs Sâlihîn terceme ve şerhi, Heyet)
Kat’î bir şekilde anlaşıldı ki, güven, dürüstlük, merhamet, değer verme, güzel ahlak faydalı olma ve yardımlaşma Müslümanın şahsiyetini oluşturan temel vasıflardandır.
Can, ırz, ehil ve mal konularında, ya da emin kılındığı ve üzerine mükellef olduğu Allah ve kulların hukukunda kendisine güvenilmeyenin imanı ya yoktur ya da yok denecek kadar zaiftir. Zira emân ve güvenin olmayışıyla başkalarının ırzlarını, mallarını, nefislerini kendine mübah sayar. Bu da imandan çok az bırakacak kadar imanı zayıflatan ve ona galip gelen sapıklıktır. Bazen küfre bile sebebiyet verir. Bu nedenledir ki: “Günahlar küfrün postasıdır.” denilmiştir. (Mirkat-ul mefatih)
O halde Mü’min, kendisine güvenilen ve çevresine güven veren bir insan olmalıdır ki imanı kâmil ve gerçek olsun, kendisi de kâmil bir Mü’min olsun.
“Güvenilirliği olmayanın imanı yoktur. Sözüne sadık olmayanın dini yoktur.” (Ahmed: Müsned 12567, Beyhaki: Şuab-ül iman 4045)
“Vallahi mümin olamaz, vallahi mümin olamaz, vallahi mümin olamaz” Ey Allah’ın Resulü, kim mümin olamaz? denildi: “Zulüm ve şerrinden komşusu güven içerisinde olmayan kimse” buyurdu.” (Buhari, Edeb: 29)
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hiyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terk etmez. Her Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” (Tirmizî, Birr 18)
Evet, Müslüman’ın özelliği zararsız olmasıdır. Mü’min’in özelliği emîn ve güvenilir olmasıdır. Kâmil bir Müslüman ve Mü’min hiçbir kimseye, bahusus Müslüman kardeşlerine hiçbir şekilde zarar vermez. Ne dili ile ne eli ile ne de herhangi bir imkânı ile; hiçbir Müslümanın hatta şeriat izin vermedikçe ve gerekli görmedikçe hiçbir insanın canına, malına, şahsiyetine, iffetine, menfaatine ve salahiyetine zarar vermez. Aksine elinden geldiği kadar yardım eder, fayda vermeye çalışır.
Kafirin durumu ise tam aksinedir. Kafire hiçbir şekilde güven olmaz. Kafirin küfrünün ismi ne olursa olsun; kafir, özellikle Siyonist, mel’un yahudi zalimdir, haindir, yalancıdır, iftiracıdır, hilebazdır, menfaatperesttir, açgözlüdür, hasuddur, şehvetperesttir, şahsiyetsizdir, iffetsizdir, kindardır, acımasızdır, katildir, talancıdır, vahşidir ve hasılı; insan olma şerefinden, değerlerinden tamamen mahrumdur, bipaydir. İnsanlık tarihi bu her iki hususa kesin şahiddir. Tüm âlemin gözleri ile muşahade ettiği günümüzde cereyan eden ve etmekte olan hadiseler bunun burhan-ı katı’ı ve güneş gibi delilidir.
Hulasa, hadis-i şerife göre Müslümanların haklarına ve mukaddes değerlerine diliyle ve eliyle zarar vermeyip saygılı olmak, hiçbir şekilde kimseyi incitmemek iyi Müslüman, kâmil bir Mü’min olmanın şartı ve göstergesi kabul edilmektedir. Buharî’deki rivayette ise gerçek muhâcir, Allah'ın koyduğu yasaklardan uzak duran, onlara yaklaşmayan kişi olarak tanıtılmaktadır. Bu tesbit, Müslümanları incitmemeye özen gösteren kimsenin de gerçek muhâcir niteliğine kavuştuğunu ortaya koyuyor. Yani hadisin ilk bakışta alakasız gibi görünen bu iki cümlesi arasında aslında yasaklardan kaçınma ve hicret eyleminde buluşma anlamında çok ciddî bir ilgi bulunmaktadır.
Rabbim bu güzel hasletlerle donanmayı bizlere nasib vr müyesser eylesin: Âmîn!...