Taş darbelerinden mütevellit yara bere içinde kalan Peygamber ile Zeyd, Utbe ve Şeybe kardeşlerin bahçesine sığındılar. Bir ağacın altına oturdular. Aslında Utbe ve Şeybe kardeşler İslam’ın azılı düşmanlarındandı. Nitekim sonradan yapılacak olan Bedir Harbi’nde, teke tek çarpışmalarda ikisi de öldürülecekti.
Buna rağmen garip bir şekilde Peygamber'e acımışlardı. Belki de Kureyş’in bu asil evladının Taifliler tarafından taşlanması zorlarına gitmişti. Anlaşılan akrabalık hamiyeti devreye girmişti. Yani Kureyşî birinin, Sakif kabilesi mensuplarınca taşlanması kendilerinde bir koruma güdüsü oluşturmuştu. Bu nedenle bir tasa üzüm koyup köleleri Addas vasıtasıyla Peygamber ve arkadaşına gönderdiler.
Tabağı alan Addas, Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) götürüp ikram etti. Peygamber ve arkadaşı bitkindiler. Addas üzüm yemelerini izledi. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) “Bismillah” diyerek yemeye başladı. Besmeleyi duyan Addas; "Vallahi bu yörede bu sözleri söyleyen başka kimse yoktur" dedi. Peygamber kendisine nereli olduğunu ve dininin ne olduğunu sordu. Addas, Ninovalı bir Hristiyan olduğunu söyledi.
Ninova, bugünkü Musul civarında, Hz. Yunus’un (Aleyhisselam) davetine mekân olan bir yerdi. Peygamber, konu ile ilgili bilgiler verdi: "Sen, salih insan Yunus bin Metta'nın hemşehrisi misin?" Peygamberimizin bu bilgiye sahip olması garipti; çünkü bu yörede bu ismi bilen insan sayısı azdı. Belki Medineliler bilirdi ama Mekke ile Taif şirk dini üzere idiler ve ilahi dinlere pek vakıf değillerdi.
Addas, "Siz onu nereden tanıyorsunuz?" diye hayretle sorunca Peygamber: "O benim kardeşimdir. O da peygamberdi, ben de peygamberim" diye cevap verdi. Bu cevap karşısında hayretini gizleyemeyen Addas, karşısındaki zatın bir peygamber olduğunu anlamakta gecikmedi. Ellerini ve ayaklarını öpmeye çalıştı. Derhal onu tasdik ederek Müslüman oldu. Böylece çektiği eziyet ve meşakkatten sonra Peygamberimiz bir nebze sevinmiş oldu.
Beri tarafta onları izleyen Rebi'a'nın oğulları bu durumdan hoşnut olmadılar. Hatta kızarak kölelerini yanlarına çağırdılar; ‘Neden hemen o adamın elini ayağını öpmeye çalıştın’ diye çıkıştılar. Addas şu cevabı verdi: "Efendiler, vallahi bütün yeryüzünde ondan daha iyi bir insan yoktur. O, bana öyle bir şeyden haber verdi ki, bunu ancak bir peygamber bilebilir."
Bir mümin olarak yaşayan köle Addas, Hz. Peygamber’in ashabındandı. Bu sahneden çok sonra meydana gelen Bedir Savaşı’na katılacak olan efendilerine adeta yalvarırcasına; "Bir peygambere karşı savaşanlar asla galip gelmezler" diyerek savaşa katılmamaları telkininde bulunmasına rağmen, Utbe ve Şeybe kardeşler kölelerini dinlememiş ve savaşta öldürülmüşlerdir.
Hz. Peygamber, kendi ifadesi ile hayatının en acı gününü yaşamıştı. Sonradan yaşanacak Uhud günü dahil olmak üzere, en acı günüydü Taif. Çünkü aşağılanmaya çalışılmış, reddedilmiş, taşlanmış ve kovulmuştu. Fakat o bir peygamberdi; esas vazifesi insanların hidayetine vesile olmak ve onları cehennem azabından korumaya çalışmaktı. Konu ile ilgili hadis kaynaklarında şu bilgi yer almaktadır: “Hz. Aişe annemiz, Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) en acı gününü sordu: "Siz Uhud Savaşı’ndan sonra acı bir tecrübe geçirdiniz mi?" Peygamber, Taif günü yaşadıklarını anlattı. Taif’te çektiği acı ve yaşadığı yalnızlık hissi, Uhud’a göre daha ağır olarak değerlendirdi.
Sonra şu ara bilgiyi verdi: "Ben acı ve üzüntü içinde yürüdüm. Yukarıya baktığımda Cebrail'i gördüm. Cebrail’in yanında başka bir melek vardı. O, bana şöyle seslendi: 'Dağlara hâkim olan bu meleği Allah (Celle Celaluh) size göndermiştir.' Dağlara hükmeden melek bana döndü ve selam verdi. Sonra şöyle dedi: 'Allah (Celle Celaluh, beni size istediğiniz emri vermeniz için göndermiştir. İsterseniz ben onları Mekke'nin iki dağı ile örtebilirim."
Yukarıda da belirtildiği üzere Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir peygamberdi. O helak veya imha etmek için değil, ihya etmek üzere gönderilmiş son elçi idi. Dolayısıyla bu teklife karşı cevabı peygamberce idi: "Hayır, ben ümit ediyorum ki Allah onların soyundan kendisine ibadet eden nesiller çıkaracaktır."
Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), Taif’ten Mekke'ye dönüşü sırasında birkaç gün Nahle denilen bir mevkide kaldı. Mekke'ye girip girmemekte tereddüt ediyordu. Biliyordu ki Taif'te başına gelenleri Mekkeliler duymuştu; bu nedenle müşrikler kendisine daha acımasızca davranabilirlerdi. Ayrıca Peygamberimizin Mekke’den çıkışı normal bir şekilde olmamıştı. Eğer kabul etselerdi bundan böyle Taif’te tebliğ görevini yürütecekti. Fakat şu an Mekke’ye dönmesinden başka bir çaresi yoktu.
Bu endişeler içerisinde iken kıldığı bir namaz esnasında sesli bir şekilde Kur'an-ı Kerim okuyordu. O sırada cinlerden bir grup yanından geçti. Cinler Kur'an'ı dinleyip Müslüman oldular. Sonra dönüp kendi topluluklarına İslam'ı tebliğ ettiler. Konu ile ilgili Ahkâf Suresi’nin 29, 30 ve 31. ayetlerinde şu bilgi verilmektedir:
“Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur’an’ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde ‘Susup dinleyin!’ dediler; okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler. ‘Ey halkımız!’ dediler, ‘Biz Musa’dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik. Ey halkımız! Allah’ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun.’”
Nahle’de gerçekleşen bu olay, demoralize olan Peygamber'e moral takviyesi olmuştu. Allah (Celle Celaluh adeta son elçiye şunları söylüyordu: "İnsanlar senin davetinden kaçabilirler. Seni rencide edebilir, kovabilir ve hatta taşlayabilirler. Ama gördüğün üzere kıldığın bir namaz esnasında okuduğun Kur'an'ı oradan geçerken dinlemeye gelen cinler Müslüman oluyorlar. Üstelik dinlediklerini hemcinslerine aktarıyorlar. Böylece sana çok uzaklarda bulunan bir memleket olan Nasibin’deki (Mardin’in Nusaybin ilçesi) cinler dahi Müslüman olabiliyor."
Sonradan Taif, İslam ile müşerref oldu ama yaşanılan hadise Peygamber'in hüzün hanesinde her zaman yerini korudu.