Seküler dünyanın aldatanı olan materyalist zihniyet; birey ile birlikte toplumları sömürmek, yönlendirmek ve kullanışlı bir aparata dönüştürmek için hedeflediği en belirgin amacı mânevi dejenerasyon ve ahlaki erozyondur.Manevi yozlaşma ve ahlaki aşınım sosyal hayatı felce uğratan, öz güveni ve toplumsal güveni tahrip eden yalan ile çok rahat ve hızlı gerçekleştirilmektedir.
İslam Ahkâmı’nın büyük günahların en büyüğü olarak belirttiği yalan(kizb), “doğruluğun (sıdk) karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, söz vakıaya uygun olmamak” diye tanımlanır. Gerçeğe aykırılık, hakikat karşıtlığı evvela bireyin kişiliğini, sonra toplumsal ilişkilerini temelden sarsan tehlikeli bir durumdur.
Sosyal samimiyeti, toplumsal güveni ve her türlü ilişkiyi yozlaştıran bu hastalık çağımızın en belirgin sorunlarındandır denebilir. Bu gerçeklere rağmen insan neden yalan söyler? Bunu maddeler halinde belirtmeden önce şu âli tespitlere bakalım:
İbn Hazm’a göre “yalan her türlü kötülüğün aslıdır ve Allah’ı inkâr etme de onun bir türüdür. Yalan korkaklık ve bilgisizlikten doğar. Korkaklık ruhu alçaltır; korktuğu için yalan söyleyen kişi artık değer verilen ruhsal yücelikten uzak kalmıştır.”[1]
Mâverdî de yol açtığı kötü sonuçlar yüzünden yalanı “bütün kötülüklerin toplamı, bütün çirkinliklerin temeli, düşmanlığa kadar varan bir dizi kötülüğün başı diye niteler.”[2]
Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî ise yalanın nedenini şu sözüyle özetler: “Bir yalancı ancak alçak ruhlu olduğu için yalan söyler”[3]
. Yalan en evvela kişilik ve karakter bozukluğundan, irade ve iman yetersizliğinden dolayı başvurulan geçici, ucuz, yapay bir rahatlama arzusudur.
. Kibir ve çıkar için başvurulan ve alçak ruhluluğu açığa vuran bir bozulma bir yozlaşma sonucudur.
. Kandırma ve aldatma amaçlı kullanılan ve kişiyi münafık yapan ikiyüzlü davranımlar.
. Toplumları kanalize etmek amaçlı algı manipülasyonları ve yalan bilgilendirme…
. Özellikle şan, şöhret, makam ve iktidar hırsıyla başvurulan siyasi yalanlar…
Nedenlerin tamamı incelendiğinde asli neden alçak ruhlu olmak, kişilik bozukluğu, iman ve irade yetersizliği, manevi yozlaşmışlık ve ahlaki erozyon olduğu aşikârdır.
Bireyin yalana yeltenmesi onun yetersizliğindendir. Toplumların yalana itibar etmesi ise genel anlamda bilgi ve irade eksikliğindendir.
Sosyal dokuyu temelden sarsan bu ahlaki hastalık dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır. Hatta bir Müslüman hiçbir zaman ve zeminde yalana tevessül edemeyeceği gibi böyle durumlardan son derece uzak durması gerektiği net bir şekilde belirtilmiştir. Yalan söylemenin kalbî bir hastalık (kişilik, karakter) olduğu ve elim azap ile cezalandırılacağı şu ayette belirtilmektedir.
"Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır."(Bakara, 10)
Peygamber Efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem)’in bu konuda söylediği bazı hadisler vardır ki yalanın ne derece muzır bir hastalık olduğu ve bir Müslümanın asla yalan söyleyemeyeceği net bir şekilde açıklamıştır:
Abdurrahman b. Ebû Bekre'nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre) (radiyallahu anh) şöyle anlatmaktadır:
“Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) üç kere, 'Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?' buyurdu.
'Evet söyle ya Resûlullah!' dedik.
Bunun üzerine Resûlullah, 'Allah'a ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık/kötülük etmektir.' buyurdu.
Sonra arkasına yaslanmış hâldeyken doğruldu ve şöyle dedi: 'Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır. Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır.' Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki 'Susmayacak.' dedim.”[4]
Bir diğerinde; Safvan İbnu Süleym (radiyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! dedik, mü'min korkak olur mu?"
"Evet!" buyurdular.
"Peki cimri olur mu?" dedik, yine:
"Evet!" buyurdular. Biz yine:
"Peki yalancı olur mu?" diye sorduk.
Bu sefer: "Hayır!” buyurdular.”[5]
Hem bireysel hem de toplumsal olarak insan yaşamını temelden sarsan böyle bir hastalığın son derece tehlikeli oluşu, insanları ve toplumları huzura eriştirmeyi gaye edinen İslam Hukuku’nda kesin bir şekilde reddedilmiş ve gerektiği kadar cezai müeyyideler ile önüne set çekilmiştir.
Beşeri sistemlerde ise sistemin kendisi yalan ve kandırma temelli olduğundan insanların ve toplumların böyle bir hastalıklı ruh halinden kurtulması için her hangi bir tepki veya yaptırıma gidilmemiştir. Hatta bu tür yalan ve kandırmalar desteklenmiş ve sistemsel olarak önü açılmıştır. “Yalandan kim ölmüş”, “dün dündür, bugün bugündür”, “pembe yalan” vb. nice muzır sözler ile sistemlerinin çürümüşlüğü açığa vurulmuştur.
Ticari, siyasi hatta gelişim ve öğrenme faaliyetlerin tümüne sirayet eden bu hastalık, kandırılmışların yapay, suni, sanal bir mutluluk içerisinde rahat ve hızlı sömürülmelerini kolaylaştırmaktadır.
Bu aslında gayri İslami tüm sistemlerin ortak özelliğidir. Yönetmek, sömürmek için kandırmak gerek. Kandırabilmek için ise kandırmaya alıştırılmak…
Çağımızın en büyük çıkmazlarından olan yalan öyle bir güç kazanmıştır ki gerçekler maalesef itibar görmez olmuştur.
Gerçeklere karşı direnç kazanan yalan, çürüttüğü toplumları çökertene kadar durmayacaktır. Bunun yegâne çözümü manevi dinamikler ve ahlaki erdemliliktir. İmanın ve iradenin zayıflığından sürekli direnç kazanan bu muzır hâlin düzelmesi de ancak ve ancak iman ve iradenin güçlendirilmesiyle olacaktır.
İslam’ın insanları eriştirmek istediği güvenilir toplum ve yaşanabilir bir dünya için şahsiyetli bireyler hedefi, ancak ve ancak manevi dejenarasyonu durdurmak ve ahlaki erozyonu sonlandırmak ile başlayacaktır.
Bireyleri alçak ruhluluktan kurtarılmamış hiçbir toplum, ulvî seciyeler ile donatılamaz. Bilinmelidir ki toplumsal ıslahın ilk basamağı, bireyleri bu ruh hâlinden kurtarmak ile başlar.
Bu nedenle bu konuda kendini korumayı başaran her bir Müslümana çok ve önemli görevler düşmektedir.
Gerçeği araştırma, gerçeğe hürmet etmek ve gerçeklerden yana olmak ile yalanın direnci kırılmalı ve gerçeğin hakiki değeri anlatılmalı, anlaşılmalı.
[1] (el-Aḫlâḳ, s. 60)
[2] (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 253)
[3] (İbn Hibbân, s. 51)
[4] (Buhârî, Edeb, 6)
[5] (Muvatta, Kelam, 19)