İslam insan hayatını başıboş bırakılmış bir alan olarak görmez. Hayatı anlamlandıran, düzenleyen ve koruma altına alan ilahî hükümler koymuştur. Bu hükümler insanın dünya ve ahiret saadetini temin etmeyi hedefler. İslam’ın koruma altına aldığı temel esaslar arasında din, can, akıl, nesil ve mal yer alır. Bu esaslar, şeriatın gözettiği ana hedeflerdir. Mal emniyeti de bu temel esaslardan biridir. Çünkü mal insan hayatının devamı, toplumsal düzenin tesisi ve kulluğun ifası için bir vasıtadır.
İslam alimleri “O ki yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yarattı.” (Bakara: 29) ayet-i kerîmesini esas alarak insanların ihtiyaçlarını karşılamak için Yüce Allah tarafından yaratılmış ve istenildiği zaman elde edilip kullanılabilen, insan dışındaki tüm şeylere mal denilebileceğini esas almışlardır.
Kur’an-ı Kerim mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu bildirir. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” (Âl-i İmrân, 189) İnsan ise yeryüzünde bir emanetçi konumundadır. Bu bilinç, mal anlayışının temelini oluşturur. Emanet bilinci olmayan yerde ne adalet olur ne güven. Mal kulun imtihan vesilesidir. Kimi zaman bir nimet kimi zaman ise bir fitne olabilir. Bu sebeple mümin mala tapınmaz, onu ilahlaştırmaz fakat onu küçümsemez de. Çünkü mal hayırda kullanıldığında kişi için büyük bir nimet vesilesi olduğu gibi aynı zamanda büyük bir imtihan vesilesidir de. Hz. Peygamber (Sallalahu Aleyhi Vessellem) şöyle buyurmuştur; “Kul, kıyamet günü malını nereden kazandığından ve nereye harcadığından sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz.” (Tirmizî, Kıyamet 1)
Ancak şunu ifade etmek gerekir ki İslam’da servet düşmanlığı yoktur. İslam salih kişilerin ellerinde malı güzel bir araç, toplum için bir güç olarak görür. Hz. Peygamber (Sallalahu Aleyhi Vessellem) “Salih kimse için mal ne güzeldir” (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred 299) buyurarak bu hakikati veciz bir şekilde ortaya koymuştur. Yüce Allah Bakara süresinde haccı emrettikten hemen sonra “Bir de azık edinin” (Bakara, 197) buyurarak, ibadetin yanı sıra rızkı temin etmenin de bir vecîbe olduğunu açıkça bildirmiştir. Fahreddin Râzî'nin ifadesiyle, yolculuğu için azık almaya gücü yeten kimse bunu yapmadığında, Allah'a isyan etmiş olur. Yani çalışmak, kazanmak ve üretmek ibadetin karşıtı değil tam aksine ibadetin tamamlayıcısıdır.
İnsan, malını kendi varlığının bir uzantısı olarak görür. Emeği ve alın teri ile elde ettiği her şey onun hayat mücadelesinin somut karşılığıdır. Malına gelen zarardan canına gelmiş gibi acı duyar. Bu nedenle İslam hukuku malı koruma altına almış, sahibinin izni olmadan başkaları tarafından kullanılmasını yasaklamıştır. Daha da ötesi, Hz. Peygamber (Sallalahu Aleyhi Vessellem) malını korurken öldürülen kimseyi şehit olarak (Buhârî, Mezâlim 33) nitelendirmiştir. Düşünün bir insan malını korurken canını verse, şehit mertebesine yükseliyor. Bu İslam'ın mal emniyetine verdiği değerin en çarpıcı göstergesidir.
Ancak ne var ki İslam bazı hususlarda bazı sınırlandırmalar koymuştur. Yüce Allah Âl-i İmrân süresinde kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşlerden gelen zevklere "aşırı düşkünlüğün" insanlara süslü gösterildiğini, bunların dünya hayatının geçici metaı olduğunu ve asıl varılacak yerin Allah katı olduğunu beyan etmiştir. (Âl-i İmrân, 14) Yani yasak olan mal değil mala tapınmadır. Yasak olan kazanmak değil kazanmayı hayatın yegâne gayesi haline getirmektir. Yasak olan dünyadan faydalanmak değil dünyayı ahiretin önüne geçirmektir.
Günümüz dünyasında insanlık şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak olaylara, cinayetlere, aşağılamalara, temel hak ve hürriyetleri zedeleyen uygulamalara hemen hemen her gün şahit olunmaktadır. Her gün işlenen haksız cinayetler, hak gaspları, hırsızlık olayları gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında görülmektedir. Dolandırıcılık haberleri ekranlardan eksik olmuyor. Profesörler, doktorlar, hatta güvenlik güçleri mensupları bile dolandırıcıların kurbanı oluyor. Dijital çağın hızıyla birlikte hırsızlık ve dolandırıcılık çok geniş bir yelpazeye yayılmış bulunmaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de açık bir emir vardır; “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.” (Nisâ, 29) Batıl yollar; hırsızlık, gasp, faiz, rüşvet, hile, ölçü ve tartıda eksiltme gibi her türlü gayrimeşru kazancı kapsar. Çünkü haksız kazanç bireyi günaha sürüklediği gibi toplumu da ifsada götürür.
Faiz, mal güvenliğini sistematik şekilde bozan bir unsurdur. Kur’an’da şöyle buyrulur; “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 275) Faiz sistemi emeği değil parayı büyütür. Risk paylaşımını değil tek taraflı kazancı esas alır. Bu da ekonomik adaletsizliklere ve sosyal uçurumlara sebep olur.
Kur’an’da hırsızlıkla ilgili hüküm açıkça belirtilmiştir; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.” (Mâide, 38) Bu hüküm, keyfî bir uygulama değil ağır şartlara bağlı, toplumun mal güvenliğini korumaya yönelik caydırıcı bir tedbirdir. Amaç intikam almak değildir. Aksine suçun önlenmesi ve toplumun korunmasıdır. Ancak burada önemli bir denge vardır. Hz. Ömer (Radiyallahu Anh) kıtlık yılında hırsızlık cezasını uygulamamıştır. Çünkü açlık ve zaruret ortamında cezayı uygulamak adaletle bağdaşmazdı. Bu olay İslam’ın cezayı değil adaleti öncelediğini göstermektedir.
Kur’an’da Medyen halkının kıssası, mal emniyetinin başka bir yönünü gösterir. Hz. Şuayb (Aleyhisselam) kavmini ölçü ve tartıda dürüst olmaya çağırmıştır; “Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin.” (A‘râf, 85) Medyen halkı ticarette hile yapıyor, insanların mallarını eksiltiyordu. Sonunda ilahî azapla helak edildiler. Bu kıssa ekonomik ahlakın bozulmasının toplumları nasıl çöküşe sürüklediğinin açık bir örneğidir.
Bir toplumda mal emniyeti zedelenirse güven ortadan kalkar. Güvenin olmadığı yerde kardeşlik olmaz. Kardeşliğin olmadığı yerde ise ümmet bilinci yaşanamaz. Bu nedenle İslam malı korumayı sadece cezai yaptırımlarla değil kalplere yerleştirdiği takva bilinciyle de teminat altına alır.
Bugün modern sistemler mal güvenliğini sadece hukuki metinlerle korumaya çalışmaktadır. Oysa ahlaki zemin çöktüğünde kanunlar yetersiz kalır. Küresel ölçekte faiz sistemi, sömürü düzeni, emeğin karşılığının verilmemesi ve ekonomik adaletsizlikler mal emniyetinin en büyük tehditlerindendir. Mal emniyeti, din emniyetine hizmet eden bir vasıta olmaktan çıkmış, din emniyeti mala ve dünyaya kurban edilmiştir. Elbiseler şatafatlı, bedenler bakımlı, evler gösterişli olmuş fakat ruhlar fukara bırakılmıştır. Ruhlar, fısk ve gaflet ile, dünyaperestlik ile kararmış durumdadır.
İslam’ın öngördüğü mal anlayışı ise üretimi, emeği, helal kazancı ve paylaşımı esas alır. Sermayenin zulüm aracına dönüşmesini reddeder. Bir avuç zenginin servet biriktirdiği, milyonların yoksullukla imtihan edildiği bir düzen, İslam’ın adalet ölçüsüyle bağdaşmaz.
Mal emniyeti, İslam’ın temel hedeflerinden biridir. Bu güvenliğin sağlanması bireyin takvası, toplumun ahlakı ve devletin adaletiyle mümkündür. Mümin, başkasının malına el uzatmayı değil kendi malıyla hayır üretmeyi hedefler. Çünkü mümin kişi bilir ki gerçek kazanç ahirete taşınan kazançtır.
İslam malı sadece korumayı değil doğru yerde harcamayı da emreder; “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (Zâriyât, 19) Zekât ve sadaka, malın temizlenmesi ve toplumda denge kurulması için farz kılınmıştır. Bu ayet sermayenin belli ellerde toplanmasını engelleyen İslam iktisadının temel ilkesidir. Fakirlik, İslam'ın görmezden geldiği bir sorun değildir. Bilakis İslam fakirliği onur kırıcı, hatta imanı tehdit edici bir tehlike olarak görür. Bir hadiste “Neredeyse fakirlik, küfür olacaktı” (Taberânî, el-Evsat) buyrulmuştur. Bu nedenle Rasûlullah (Sallalahu Aleyhi Vessellem) insanları infaka teşvik ederken, ailenin ve mirasçıların da mağdur edilmemesini istemiştir.
Bugün yeniden Kur’an ve Sünnet ölçülerine dönmek, malı ilahlaştıran anlayıştan kurtulmak ve emaneti hakkıyla taşımak zorundayız. Ancak o zaman hem bireysel huzur hem de toplumsal güven tesis edilebilir. Mal emniyetinin teminatı güçlü kasalar değil imanlı kalplerdir. Mümin bilir ki kimsenin görmediği yerde de Yüce Allah görmektedir. Bu bilinç en güçlü güvenlik sistemidir. Mal, Allah'a kulluk yolunda bir araçtır. Yüce Allah “Mü'minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe, 111) buyurarak, aslında yine kendisine ait olan mallarımıza en yüksek bedeli yani cenneti biçmiş ve ona müşteri olmuştur.
Mümin, malı Yüce Allah'ın bize emanet ettiği bir araç olarak görmeli, onu O'nun yolunda kullanmanın yollarını aramalıdır. Bunun yolu ise İslam'ı güzel öğrenmek, İslam akîdesine ve İslam fıkhına uygun bir şekilde yaşamak ve İslam'ı hayattan bir parça olarak değil hayatın ta kendisi olarak görmektir.