Gezdiği tarihin uzun ve dikenli yollarından dönmüş, yorulmuş bir halde, yaşayan insanları da düşünüp karşılaştırarak ayetti zikir etmeye başladı.
“O mü’minler, kendilerindeki emaneti korur ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.” (Müminün 8)
Müminler, sorumlu oldukları emanetlere ve verdikleri söze sahip çıkarlar. Geldiği tarihin zorlu koridorlarına bir daha seyr u sefer ile geri döndü. Sözüne sahip çıkıp ahde vefa gösterenleri aradı. Hayalen onlarla hasbihal etmek istedi.
“İnsan” dedi. “yaratılmışların en şereflisi ama kendini kaybettiği anda da en rezili olmaktan çekinmeyen insan!”
Hızlı ve zorlu geçen bir tarihin sessiz çığlıklarını duyabilmek, geçmişte yaşanmış hakikatlerle bugünü anlamlandırabilmek, bütün bunların arasında kendini görmek, anlamak istiyordu. Zaten ona göre tarih okunarak değil, empati ile yaşanarak ancak çözülebilirdi.
Seyru seferinde, hedeflediği vakte giderken, bugünden o güne kadar geçmiş bazı insanların, nasıl da kilometre taşları gibi sağa sola yaslanarak geride kaldığına şahitlik ediyordu. Tarihin toprağına sağlı sollu defin edilen insanları, kendince ayetin “yeryüzünü dolaşın” emri bu yolculuğu “oku” emri ile gördüklerini okumaya anlamaya çalıştı. Gördü ki, bazı insanlar çok basit emeller uğruna değerlerini yerle yeksan etmişlerdir. Onların pişmanlıklarını duyuyordu. Ağlayış ve pişmanlıklarına şahitlik ediyordu.
Bir diğer taraftan aynı dönemde yaşayıp, aynı şartlarda insani duruşlarından taviz vermeyen ve yüzleri güleç olan, torunlarının başlarını dik taşıyan insanları gördü. Tam da yolculuğun burasında kendisi ile konuşmaya başladı. “Herhalde Kur’an’daki oku! Emrinin en güzel şekillerinden bir tanesi de bu olsa gerek” dedi.
İnsanlara, yaşarken harikaları, giderken temiz bir dünyayı, onurlu bir hayatın formülünü bırakanların bir ortak yönü vardı. “ Doğru sözlü olmak ve verdiği sözünde durmak, yani ahde vefa” dır.
Vardığı yerden çok az insanın yapabildiği yolculuğuna devam etti. Susuz kuru bir vadiye ulaştı. Kılıç sesleri vaveylalara karıştı. Aylardan muharrem, günlerden aşuraydı. Burası Kerbela’ydı. Kerbela’da yaşananların arasına daldı. Anneleri bir, dört kardeşi gördü. Biri diğerinden heybetliydi. Kardeşlerden biri vardı ki, babası diğer üç kardeş ile aynı değildi. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Abbas! Duruşu ve şecaati bir başkaydı. Doğru sözlülük ve ahde vefa, onun şahsında ete kemiğe bürünmüş, ruhunda çiçekler açmıştı.
Hz. Abbas, bu savaşı sulh ve barış yolu ile sonlandırmak için çok uğraşıyordu. Ağabeyi Hz. Hüseyni temsilen Küfe’lilerle görüştü. Ama kin, Küfe’li askerlerin şuurunu kitlemişti. Kendilerince verdikleri kararda, bu meselenin köklü çözümü Hz. Hüseynin katledilmesiydi. Hz Abbas b. Ali, çok ısrar etmesine rağmen bir sonuç alamadan ağabeyine dönerek durumu izah etti. Peygamber torunu Hz. Hüseyin anlamıştı, geri dönmek isteyenlere ısrarla geri dönmeleri ve başlarına bir bela gelmesin için yolu gösterdi. Ama söz verenlerin başında gelen Hz. Abbas, şecaat ve cesaret dolu bir ses tonu ile “asla bu olmayacak” dedi.
Düşman suya giden bütün yolları kapatmıştı. Kılıçlar kan dökmeden bu işin bitmeyeceği belli olmuştu. Çadırlardan, çocukların susuzluktan ağlayışları semaya yükselirken, Hz. Abbas, aldı kılıcı eline, atladı atın sırtına ve başladı düşmanın saflarını yarmaya, devire devire varmıştı Fırat suyunun kenarına. Mataralarını doldurdu. Avucuna doldurduğu bir avuç suyu yükselti, tam dudağı suya değecekken “Hayır, ben o çocuklara suyu getireceğime söz vermişim.” dedi. Suyu döktü. “Ben o çocuklara suyu getireceğime söz vermişim. Onlar bu suyu içmeden bu su benim boğazımdan aşağı inmeyecek” dedi. Peygamber torunu, Fırat’ın kenarında, verdiği sözü, çok muhtaç olduğu bir yudum suya değişmedi. Doldurduğu mataraları atın sırtına alarak düşman saflarını yara yara geri dönerek gelmişti çocukların ağladıkları çadırların arasına. Suyu içen çocuklar bir nebze olsa dahi sükunete dalmıştı. Fakat va heyfa! Bir anda kılıçların şakırtısı çocukların ağlayışından beter yükseldi göklere. Hz. Abbas sarıldı kılıcına, sağında solunda anneleri bir dört kardeşi ile beraber. Çok geçmedi. Dört kardeş şehit edilmişti. Vücutları kılıç darbeleri ile delik deşik edilmişti. Düşman ordusu, Hz. Abbas’ın kesilmiş kafasını getirdiler. Ağabeyi Hz. Hüseyin’in kafası yanına yere attılar. Hz. Abbas ağabeyi ile beraber şehit olurken vücuduna ete kemiğe bürünen canlanan doğru sözlülük ve ahde vefa, sonraki nesillere okuması bitimsiz, silinmesi imkânsız bir ibretlik destanın mektubu olarak yazıldı sonraki nesillere.
Kesik başlar, şehir şehir dolaştırıldı ki kimse bir daha karşı çıkmaya cesaret etmesin. Hz. Abbas şehit olmuştu diğer yarenler gibi. Ama ahde vefayı cesaret ile taçlandırdı. Gelecek nesillere altın harfler yazılı bir insanlık destanı sayfasını hediye bıraktı. Bu sayfada sadakat, cesaret, fedakârlık ve ahlak yazılıdır. Bunların her biri insanı insan yapan fıtri unsurlardır.
İnsan olmanın üstün fıtri unsurlarının ete kemiğe bürünmüş halini gören ve aslında düşman tarafında olan Hür bin Yezid, birden kendine geldi. Ruhunda kendine gelme, yaptıklarına pişmanlık fırtınası koptu. Hipnozdan kurtulmuş bir hal ile kin batağından azade koşarak insanlık makamına yükseliverdi. Hz. Hüseyin ve Hz. Abbas’ın safına geçti. Hür bin Yezid, nefsin ya da şartların oluşturduğu yanlışlardan koşarak uzaklaşırken Kerbela şehitleri ile beraber rabbine yükselmenin mutluluğunu yakalamış oldu.
Ahde vefa gösterenlere!
Onurlu bir hayat ile başı dik duranlara!
İnsani duruşa harikalar sunanlara selam olsun.