Günlerden cumaydı. Bahar döneminin ilk sınavları o gün bitmişti. Ertesi gün erken kalkmak gibi bir derdi olmayacaktı Abdullah’ın. Akşama doğru çıkıp dışarıda vakit geçirmek istiyordu. Kendince hak etmişti.
Vizelerin bitmesiyle üzerindeki ağır yük şimdilik kalkmıştı. Bir ay sonraki finalleri de firesiz geçebilirse mezuniyeti göğüsleyeceği son düzlüğe çıkmış olacak.
İkindiye doğru mesaj kutusuna baktı. “Biz okeye gidiyoruz Apo, işin yoksa gel.” diye yazmıştı Necmi. Kendi aralarındaki samimiyetten kaynaklı Necmi, Neco’ydu; Abdullah da Apo!
Apo üstünü giyip çıktı. Üzerine iki kez parfüm sıkmayı da ihmal etmedi. Dışarıda ucuz dönerini yedikten sonra Necogilin takıldıkları kafeteryaya gidip üstüne çayını içecekti. Şansı yaver giderse birkaç el okey bile oynayabilirdi.
Öğrenci yurdunun yanındaki dönerciye uğradı. Başka nereye gidebilirdi ki? Çift katlı ekmeğin arasına serpiştirilmiş tavuk etinin eksikliğini kapatsın diye eklenen sebzenin üstüne bol ketçapla mayonezi basıp getirdi garson. Masadaki turşu kavanozundan tabağına üç beş tane acı biber aldı. Tuzluğu da yanına çekti. Turşu maşasının sapı yemek lekeleriyle doluydu. Tuzluğun kenarındaysa yağlı parmak izleri vardı. Kapalı ayranı da geldiğine göre başlayabilirdi. İlk ısırıkta soslu tavuk eti yerine yavan ekmeği kopardı. Önemsemedi. Önemli olan karnını doyuracak olmasıydı. Ne yediğinin bir önemi var mıydı? Onun için yoktu!
Çıktı dönerciden. Şimdi daha mutluydu. Kafeteryaya doğru yürüdü. Tok karınla çarşıyı gezmenin tadı başkaydı. Lokantalardan gelen nefis yemek kokularına aldırmadı. Çift katlı ekmekle dürüm veren ustayı minnetle andı. Kaliteyi düşünecek, lezzeti önceleyecek pozisyonda değildi. Ucuz ve doyurucu olması kâfiydi. Bütçesi düşük öğrencilerin memnuniyet duyduğu bir hizmetti bu.
Kafeteryanın kapısında durdu. Başını eğip içeri baktı. Evet, oradaydı arkadaşları. Dört kişiydiler. Biraz canı sıkıldı. Oyuncu değil yancı olacaktı. Yancı olmanın nasıl meret bir şey olduğunu biliyordu. Bedavacı, otlakçı, masanın süsü gibi nahoş yakıştırmalar onu bekliyordu. Dönsem mi diye geçirdi içinden. Tam o sırada merkez camiden ikindi ezanı okunmaya başladı. İçinden bir ses namaz dedi, diğer bir ses hemen itiraz etti, ezan yeni okundu acelen ne?
Apo’nun içindeki sesler birbirine karışadursun, kapıda duruşu kaldı. Hayalen, eşiği geçmiş sol ayağıyla içeriye daldı. Ne de olsa önceki tecrübelerinden ne olacağını biliyordu.
İşte girdi içeri. Girdiği için sevindi. En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, demişler. Onu ilk karşılayan şey yüzüne çarpan ağır tütün kokusu oldu. Sonra, kapıya dönük oturmuş oyuncuların okey vurmak için tur dönen sabırsız bakışlarına muhatap oldu. Neco, bakmadan onun geldiğini fark etti. Bakışını ıstakadan kaldırmadan “Hoş geldin dostum!” dedi. Hoş mu gelmişti acaba yoksa nahoş mu, pek belli değildi. Çünkü masa doluydu. Oyunun heyecanından kimse el uzatıp tokalaşmadı bile.
Az sonra muhabbet kaynamaya başladı. Taşların şıkırtısıyla kahkahalar birbirine karıştı. Tam ayak uydurmaya başlamıştı ki sahipsiz bir cümle kar suyu gibi aktı kulağına “Aferin Abdullah, baban seni burada görse ne derdi acaba?” gözlerini devirip yumruğunu sıktı. Kimdi bu hain kişi? Ne zaman benzer ortamlara girse muhalefet edip yakasına yapışıyordu. Acaba herkesin yanında var mıydı böyle muhalif bir düşman? Ah bir de görse onu! Nerede, nasıl saklandığını bilse yakalayıp bir güzel pataklardı. Madem her eğlencesine burnunu sokan o muhayyel kişi gaipten konuşuyordu ona denk bir cevap verecekti: “Kes sesini, benim ne yaptığım seni ilgilendirmez!” dedi içinden. Onu dinlemeyeceğini belli etmek için masadaki paketten bir dal sigara çekip yaktı. Derin bir nefesle dumanı ciğerlerine gömdü.
“Daha geçen gün derste ‘Sigara içmek haramdır’ demedin mi herkese? Yalancı!”
“Yine mi sen? Düş artık yakamdan, bela mısın?” dedi Apo.
Tam o sırada oyunculardan biri telefonu göstererek kalktı masadan. Küçük bir işaretle geçti karşıya. Ne büyük keyifti kalkanın yerine oturmak. Kral tahtına geçmek gibi diyeyim de gerisini siz anlayın!
Oyuncular o kadar alışmıştı ki birbirlerine, uzunca cümleler yerine tek bir işaretle anlaşabiliyorlardı kendi aralarında. Telefonu gösterip dışarı çıkmak acil ve zaruri bir durumu ifade ederdi mesela. Sandalyeyi göstermek ise yerime geç oyuna devam et konuşmam uzun sürecek, anlamına gelirdi.
Yedekten çıkıp kadroya girdi ya gururu okşandı. Annesinin rolüne girerek geldi bu sefer baş belası ses. “El alemin çocuğu ders çalışsın sen berduşluk yap!”
“İşte buradakilerin hepsi de el alem ya, neden durmadan yüzüme vuruyorsun bunu? Anne yaaa!”
Biraz abartılı tepki verdi. Arkadaşı başını kaldırıp baktı, acaba ortağım bir şey mi dedi, diye! Hiç oralı olmadı. İçi içini yese de renk vermedi.
Oyun uzayıp gitti. Akşam namazına dakikalar kala ikindiyi kılmadığını anımsadı. Kalkmak için doğruldu fakat gerisini getiremedi. Heyecan doruktaydı. Başa baş bir rekabet vardı. Serinin bitmesine iki el kalmıştı. Dağıtılan taşları tıkır tıkır dizdi ıstakaya. Kılmayacaktı ikindiyi. Hatta akşamı da es geçecekti bugünlük. İki vakit geçtiyse yatsıyı kılmanın da anlamı kalmazdı artık. Zaten eve geç saatte ve yorgun döneceği için hemen yatardı. En iyisi sabah namazıyla yepyeni bir başlangıç yapmak! Böyle düşünüp rahat etti. Göğsüne ağırlık yapan o düşüncelerden kurtulduğuna göre kendini büsbütün oyuna verebilirdi. Gelsin çaylar, tütsün dumanlar, gırla gitsin sohbet!
Zaman akarken maharetle taş alıp taş attı. Sıradaki seride art arda iki oyun kazandı. Keyiften yaktı sigarayı. Sonra kaybetti. Bu kez de üzülmekten tüttürdü dumanı. Fakat... Fakat ne? Ne olacak, oyunun sonunda çay paraları üstüne kaldı, iyi mi? Kaybeden taraf aşağı yukarı belli olunca rakipler içtikçe içmişti çayı. Hesap kabarıktı. Arkadaşlarının alaylı sözleri de cabası oldu. Yetti mi? Yetmedi, zira masanın masrafına oynamanın kumar olduğunu biliyordu. Masraf üstüne masraf, günah üstüne günah, dedi. Bu kez konuşan kendisiydi. Kaybetmek kanına dokunmuştu. Artık ucuz döner yemiş olmanın bir kıymeti de kalmadı.
Derken içinde saklanan o meçhul kişi tekrar ortaya çıktı. Kafasının içinde miydi, göğüs kafesinde mi? Artık her nerede saklandıysa tekrar anons yapmaya başladı: Akşam vakti çıkmak üzere, kalk artık yerinden! Aralarında hır-gür çıktı. Biri namaz dedikçe diğeri oyun diyordu. Namaz-oyun, namaz- oyun, namaz-oyun...
Fokur fokur kaynayan öfkesinin dumanı gözünden, kulağından taşıyordu. Yumruğunu masaya vurmak üzereydi ki bir kâbustan uyanır gibi kendine geldi. Rüya bittiğinde ruh nereye gitmişse aniden bedene döner ya, Apo’nun hayali de gerisin geri kapıdaki duruşun içine geri döndü. İçeri attığı sol ayağını yavaşça geri çekti.
Yok, dedi. Bu kez olmaz. Aynı hatanın tekrarıyla vicdanımda oluşacak hasarı telafi etmeye gücüm yok! Sağ ayağına verdi ağırlığını. Yüreğinde bir hafiflik hissetti. Ancak bu kez de kafasının içi karıştı. “Sen bir eziksin, herkes eğleniyor sen kendini mahrum ediyorsun. Onun için kimse sevmiyor seni. Yalnızsın. Dışlanmayı hak ediyorsun!”
Git başımdan, der gibi savurdu elini. Yanından geçtiği camiye kaş altından baktı. Girmedi. Ya da giremedi.
Neco, kahveye bekliyordu onu. Ezan, camiye gel, diyordu. Ne yapsam acaba, dedi. İki mekân arasında kalmıştı. Karar(sız). Beklemek ve düşünmek sıkıcı olmaya başladı. Birden parantez içindeki olumsuzluk ekini çıkardı aradan. Olay o an için çözülmüş oldu. Tercih yapmak yerine, gerisin geri evine döndü! Bu da bir karar sayılmaz mıydı?