İnsanın mal, mülk ve servete karşı ihtiyacı, meyli ve tamahı vardır. Ve bu her insan için çetin bir sınavdır. İnsanın sahip olduklarını koruma ve kollama güdüsü fıtri bir duygudur. Sahip oldukları ile ilişki biçimi, onlara yaklaşım şekli ve onları değerlendirme tutumu olumlu olabildiği gibi olumsuz da olabilir. Mal, mülk ve servete sahiplik, sahiplenme ve onu elde tutma çabası insanı aziz kıldığı kadar zelil de eyler:
“Mal ve canlarınız hususunda mutlaka imtihan edileceksiniz…” (Al-i İmran: 186)
“İyi bilin ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer imtihan sebebidir. Büyük mükâfatın ise yalnız Allah’ın yanında olduğunu unutmayın.” (Enfal: 28)
Ayetlerin ifadesiyle görüldüğü gibi mal ve mülk; hayatı güzelleştiren, kolaylaştıran birer nimet olduğu gibi kalbi kuşatan, gönlü tutuşturan güçlü dünyevi bir bağdır.
“De ki: ‘Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.” (İsra: 100)
Cimrilik, akla ilk önce mala karşı olan zaaf ve tamahı getirse de kalbi bir maraz olup gönlü daraltır, merhameti köreltir ve kardeşlik bağlarını zayıflatır. Bu derin ve müzmin hastalığın ilacı, tiryakı ve şifası infaktır. İnfak, cihadın nefis ve kalbi boyutudur.
Cimrilik gibi kalbi bir hastalığın en önemli nedeni “fakirleşme ve muhtaç olma korkusu”dur. Maddi bakış ve nefsi yaklaşım; insana verdikçe, dağıttıkça ve paylaştıkça malın azalıp tükeneceğini fısıldar. Bu fısıltı, bir korkuyu; bu korku da tedavisi zor bir hastalık olan cimriliği tetikler. Cimriliği tetikleyen malın azalma korkusu Allah’a olan güvenin zayıfladığı, tevekkülün ihmal edildiği anda ortaya çıkar. Çünkü rızkın gerçek sahibi olan REZZAK ALLAH’ı (celle celaluh) unutan insan kendini malik sanır, “Malın tek sahibi benim.” duygusuna kapılır. Böyle habis bir duygu için artık mal, mülk, servet, güç, evlat ve ilim gibi ilahi nimetler bir emanet olmaktan çıkar. Kişi için rezil bir kimlik, şeytani bir kuvvet belirtisi ve bencil bir güvenlik limanı olur.
Fıtrata muarız, ahlaka hasım bir haslet olan cimrilik; Kur’an-ı Kerim’in nazarında sadece kalbi bir zaaf, ahlaki bir kusur değil insanı ve toplumu ifsat eden bir müfsittir:
“…Kendileri (Ensar müminler) son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları (muhacir müminleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr: 9)
Ayet, İslam tarihinin somut bir tablosu üzerinden şu hususa dikkati çeker:
Kişi, çok vermekle değil nefsinin cimriliğinden korunmakla kurtulur. İnfak, sadece vermeye, destek sunmaya, elinden tutmaya dayalı ekonomik bir davranış, maddi bir katkı sunmak değildir. Aynı zamanda nefis terbiyesi, ruhi bir arınma ve kalbi bir rızadır. Bu vesileyle infakı, İslam’ın sadaka, zekât ve bağış çerçevesiyle sınırlamak doğru değildir.
İnfak, kalbin ikiliği nifaktan bir harf hamlesiyle kurtularak Allah’ın mal, mülk, imkân, ilim, fikir, zaman ve güç olarak verdiğini Allah yolunda tasarruf etme, değerlendirme, sunma ve kullanma bilincidir.
Yerine göre bir selam, tebessüm, müsamaha ve tatlı bir söz olanı verebilme, sunabilme mesabesinde bir infak ibadeti sayılır. Peygamber Efendimizin (Aleyhisselam) “Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun!” buyruğu bize çok net bir şekilde infakın tutar, miktar ve nicel bir ilintiden ziyade niyetle ilgili olduğunu gösterir.
İnfak, sanıldığının aksine malı eksiltmez, parayı azaltmaz; mal ve paraya olan kalbi bağı zayıflatır ve nefsi tamahı giderir. Aslında malı veren, parayı uzatan el değildir. Onlardan vazgeçen kalptir. Bu bağlamda infak, nefsin en büyük zaaflarından birini sonuç veren bir ıslah yöntemidir.
Nefis, gururla sahiplenmek ister, infak ise tevazuyla içselleşerek paylaşmayı öğretir.
Nefis mala karşı tamahkardır, malı hırsla biriktirir. İnfak ise mal ve mülkün emanet olduğu bilinciyle malı toplumsal bir dolaşıma dahil ederek sosyal dayanışmayı güçlendirmektir.
Nefis, mal azalacak diye korkutur, infak ise verdikçe artar duygusunu besleyerek tevekküle götürür.
İslam, insanın nefsine karşı olan kavga, mücadele ve kapışmasını en büyük cihad olarak kabul eder. Cimrilik, arzular ve zaaflar yönüyle nefsi pohpohlar. Bencilliği, duyarsızlığı ve adaletsizliği besler. Cimrilik, zenginle fakir arasındaki makası açar, uçurumları derinleştirir, gönüllerdeki sevgiyi alır, kalpleri birbirinden uzaklaştırır.
İnfak, cimriliğin yaptığı kalbi tahribata karşı bir direniştir.
Mümin kişi, elinde bulunanı veya sahip olduğu şeyi verirken “ben merkezli” bir tutuma karşı durur. “Ben” deme yerine “biz” demeyi öğrenir. “Bunu ben kazandım, bu benim!” deme yerine “Bu, bana bir emanet. Bu mala karşı bir sınanmadır. Dolayısıyla bunu bizler için değerlendirmeliyim.” demeye alışır.
İnfak, sadece yoksulu doyurmaz, fakire bir katkı olmaz, muhtaca bir imkân sunmaz. İnfak, aynı zamanda insanı fikir yönüyle düzeltir, niyet yönüyle ihlaslı kılar, gönül yönüyle fedakâr yapar ve kalbi yönüyle diriltir. Ayet ve hadiste de belirtildiği gibi infak; kalbe bir sekine, mala bir bereket ve maddi manevi her korkuya bir emniyettir:
“Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarını başa kakıp incitmeyenler için Rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.” (Bakara: 262)
“Ey Âdem oğlu, infak et (malını hayır yolunda sarfet ki) sana da infak (Allah sana karşılığını hem bu dünyada ve hem de ahirette versin) olunsun.” (Buhari, Müslim)
Zenginle fakir insan, isteyenle veren kişi, tutanla alan el arasındaki bağ, sevgi ve kardeşlik güvenlik zoruyla değil, güvenle ve gönülden paylaşımla tesis edilir. Bu bağlamda infak hem bireysel bir fazilet hem toplumsal bir inşa ve ihya vesilesidir. İslam toplumlarında vakıf, imarethane, cami, misafirhane, daru’l eytam, medrese, sebil ve hastaneler infak kültürünün birer mücessem halidir.
Yoksulluk sadece maddi imkânsızlık ve mal azlığı değildir; yalnızlık, umutsuzluk ve değersizlik hissi de bir çeşit yoksulluk ve yoksunluktur. İnfak, bu çok yönlü dezavantajlılığa karşı bir gönül elçisi, sevgi dili ve merhamet elidir.
Bir burs, bir kumanya, bir aidat, bir bağış, bir sadaka ve bir zekât aynı zamanda sevgi dolu bir dokunuş ve BİN UMUT’TUR. Mazlum, mustazaf ve muhtaçlara verilen “Yalnız değilsin, yanındayım, biriz, biziz ve diriyiz!” mesajıdır.
İslam; gösteriş için verilen, başa kakılan ve ardından eziyet/incinme getiren maddi sunumları bir bağış, katkı ve infak olarak görmez. Böylesi habis bir niyetten men eder:
“Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez.” (Bakara: 264)
Ayetteki bu ikaz dili, bize infakın sadece dışsal bir eylem değil, içsel bir ahlak olduğunu gösterir. Gerçek infak, sağ elin verdiğini sol elin bilmemesidir. Çünkü burada asıl hedef, muhatabın izzeti kadar verenin kalbini muhafaza etmedir. Kalbi arındırmayan bir infak, şekil olarak doğru da olsa, kantarlar dolusu da olsa mana olarak eksiktir, Allah nezdinde makbul bir harcama değildir.
İnfak, bir direniş biçimi, devrimci bir duruştur. Kalbin cimriliğe karşı verdiği bir izzet cihadıdır. Çünkü paylaşan kalp hafifler, veren el güçlenir ve güvenen ruh huzur bulur.