15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla çoğu ortamda konuşulan mevzu demokrasi mücadelesiydi. Balkonuna bayrak asanlar bu muzzam hareketleriyle en büyük zaferi(!) elde etmiş gibi gururluydular. O malum gecede banka kuyruğuna koşanlar ile yurt dışına kaçmak için bilet kovalayanlar sosyal medya hesapları üzerinden duyar kasıp edebiyatın dibini sıyırmışlardı.
“Ulan hepiniz oradaydınız!” mevzusu vardı ya hani, Ahmet Kaya’ya çatal-kaşık fırlatma olayında. O cümleyi değiştirip, “Ulan hiçbiriniz orada değildiniz be!” diyesi geliyor insanın. İstisnalar hariç! Zira bedel isteyen bir gayret gerekmişti o gece. Nitekim ödendi o bedel. Birer birer çıktılar ortaya kahramanlar. Şehidimiz de oldu gazimiz de!
Tabii belli başlı meydanlar doluydu lakin on milyonlar yoktu ortalıkta. Eğer bugün -muzafer bir komutan edasıyla- bayrak asanların hepsi o gece meydanlarda olsaydı çok daha farklı bir zafer olacaktı.
Köy garajının kahvehanesinde araç bekleyen köylülerin konuştuğu konu da aynıydı. Ancak yolcular 15 Temmuz gecesini değil bizzat demokrasinin kendisini konuşuyorlardı. Zira olayları tekraren birbirlerine anlatmaktan bıkmışlardı.
Memur emeklisi Şükrü:
-Demokrasiden daha güzel idare şekli mi olur beyler, boşuna çıkmadık o gece sokaklara! Şimdi herkese istediği kadar özgürlük alanı sunuyor. Baksanıza vatandaşlarımıza, hangisi diyebilir ki ben istediğimi yapamıyorum, diye!”
Kahveci İsmail:
-Hiç de öyle değil Şükrü, demokrasinin sadece adı güzel, o kadar. Uygulamaya gelince hepimizin de özgürlüğüne sınır koyuyor. Örneğin kazancımda özgür değilim. Ne kadar çok kazanırsam o kadar çok vergi alıyor benden. Bu adil midir?
Muavin Necmi:
-Ya siz ne diyorsunuz be, on çeşit ödeme yapıyorum ben. Ticari araç vergisi, motorlu taşıt vergisi, plaka vergisi, durak işgaliye vergisi, sigorta vergisi, muayene vergisi bilmem ne vergisi... Devlet resmen işime ortak olmuş. Neymiş, demokrasi özgürlükmüş, yok öyle bir şey!
Kâtip Ekrem:
-Sadece o mu dostlar, biz her gün neler görüyoruz, bilseniz! Adalet Sarayına yolunuz düşerse ‘Biz nereye düştük?’ der, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutarsınız. Mesela, İnancına göre evlenirsin, insanların yaptıkları kanunlara göre boşarlar. İnancına göre mirası bölersin, mal varlığını kanuna göre paylaştırırlar. İnancına göre kazanırsın, kanuna göre ödeme yaptırırlar. Sen kurum ve kuruluşlardan alacaklıysan elli çeşit prosedürü geçmen lazım. Bol zamanın varsa belki yıllar sonra bir sonuca ulaşırsın. Ama kurum ve kuruluşlar alacaklıysa hiç zahmete girmeden aldırırlar alacaklarını. Örneğin, ödenecek vergin yahut faturan varsa, bir gün dahi geciktirirsen eğer, önce günlük faizi bindirir sonra da haciz koymak suretiyle mal varlığına el koydurur, gerekirse hesaplarını bloke ederler. Yazık ki sen vatandaş olarak bin yıl geçse de alacağını almak için böyle bir hakka sahip olamazsın? Bu sistemle asla mümkünü yok! Demokrasinin güçten yana olduğu kanaatindeyim ben. Yani tek taraflı çalışır!
Memur emeklisi Şükrü, bir kenarda oturmuş konuşanları sessizce dinleyen Ramazan Amca’ya dönerek sordu:
“Sen ne dersin Ramazan Ağabey, demokrasi eşit vatandaşlık demek değil midir?”
“Ben hiçbir şey demiyorum Şükrü, topluma bak en iyisi mi yoksa en kötüsü mü, kendin görürsün!”
“Pek anlayamadım ama senin de dilin yanmış gibi konuştun Ramazan Ağabey.”
“Madem anlamadın, bak, daha yakın zamanda yaşadığım bir olayı anlatayım da kararı kendin ver.”
Hep birlikte Ramazan Amca’ya döndüler. Merak ettiler anlatacaklarını. Ramazan Amca başladı anlatmaya:
-Öncelikle belirteyim ki 15 Temmuz gecesi büyük şehirlerimizin birinde misafirdim. Televizyondan öğrendik kalkışmayı. Gelini bebeğiyle birlikte evde bırakıp geri kalanıyla çıktık sokağa. Oğullarım ve akrabalarım vardı. Her gece birlikte tuttuk vatan nöbetini. Demokrasiyi bir kenara bırak, bir varoluş mücadelesi verdik o gece. Sadece içimizdeki hainlere karşı değil, onları maşa gibi kullanan küresel güçlere karşı da savaşmış olduk. Yine olsa yine çıkarız meydanlara. Hem de daha güçlü, daha bilinçli! Ancak bağımsızlık mücadelesi vermekle demokrasiyle yönetilmek aynı şey değildir. Yeryüzündeki bütün bağımsız devletler demokrasiyle yönetilmiyor. Her neyse, anlatması uzun sürer, girmeyelim.
Yaşadığım olaya gelince; bu yaz başında, sabah ekmek almak için mahallenin dükkânına uğradım. Alacaklarımı alıp parasını ödedim. Para üstüyle beraber bir zarf uzattı bakkalcı. “Bu ne?” dedim. “Bilmiyorum, postacı getirdi” dedi.
Eve çıkmadan açıp baktım. Bir tebligat göndermişti Karayolları Müdürlüğü. Tapulu arazimden yol geçecekmiş. Devlet kamulaştırma yapacakmış da itirazım varsa resmi yollarla itiraz edecekmişim. Daha ne olduğunu tam anlamdan canım sıkılmıştı bile. Zira toprakla ilgi uzun yıllardır çözemediğimiz meseleler vardı. Köy arazimizin hikâyesini biliyorsunuz ya, iki akıllı insanın yarım saatte çözeceği problemi kanunlar bir asra yakın zamanda çözememişti. Keşifti, kadastroydu, milli emlaktı, itirazdı derken yılan hikâyesine dönmüştü arazi tapulama işimiz. Hoş, zaten toprağı atadan beri biz işliyorduk. Fakat kanun “yok” diyerek bize ait toprağın bir kısmını yine bize satmış bir kısmını da kiralamıştı. En büyük kısmını ise hazineye devretmişti. Atadan bize miras kalan bu davaların hemen hepsi aleyhimize sonuçlandı. Böyle bir tecrübemiz olduğu için hoşlanmadım tebligattan.
Kahvaltıdan sonra aileden kimi aradıysam aynı tebligatın kendilerine de gönderildiğini söylediler. Vakit dar, iş çoktu. Zamanında bölünmemiş tapular yüzünden onlarca kişi ortak mirasçı olarak gözüküyordu. Vefat edenler hariç. Bireysel itiraz hakkı yokmuş. Toplu şekilde yahut vekaletnameleri birleştirme yoluyla itiraz hakkı varmış. Her biri başka şehirde yaşayan mirasçıları toplamak ne mümkün!
İşi oluruna bıraktım. Karayolları Müdürlüğü kendi kendine konuyu mahkemeye taşıdı, karar çıkarttı; yine kendi kendine itiraz etti yeni bir karar daha aldırdı. Süreç boyunca tebligatlar peyderpey ulaştı elimize. Araziye biçtikleri raiş bedeli komik bir rakamdı. Yine itiraz edemedik. Gel zaman git zaman, arazi bedelini -ismi lazım değil- bir devlet bankası üzerinden alacağımızı söylediler.
Gittik. Bir kısmımız örnek dilekçeyle üç beş kuruşluk payımızı çektik. Yaşlı bir amcam vardı, tam doksan dört yaşında. Kimliğini götürdüm kabul etmediler. Parasını bizzat kendi imzasıyla alması gerekiyormuş. Kanun öyle diyormuş. Sahtekârlık yapan çokmuş!
Yaşlı amcamı güç bela alıp götürdüm. Çok zayıf ve yorgundu yaşından dolayı. Dilekçeyi imzalatıp işleme koyana kadar öğle paydosuna girdi banka. Bekleyeceksiniz, dediler. Bekledik. Dışarı çıkıp uygun bir yerde dinlenmesini sağladım amcamın. Bir şeyler yiyip içene kadar saat 13.00 oldu. Yarım saat kalmıştı mesainin başlamasına. Amcam eskilere ait meseleleri anlatıyor, yerel ölçütlere göre zamanı hesaplıyordu. Zihni öyle berrak öyle güçlüydü ki seksen yıl önceki olayları dün olmuş gibi hatırlıyordu. Aileden vefat etmiş bazı kişilerle ilgili birkaç tatlı hatıra anlattı. Yarım saati de öyle geçirdik.
Mesainin başlamasının üstünden iki üç dakika geçince kepenkler tekrar açıldı. İçeri girdik. Güya ilk işlem sırası bizimdi. Fakat müşterilerin çoğu işini halletmesine rağmen kimse bizi çağırmadı. Bir iki kez “Ne oldu, sıramız gelmedi mi?” diye sordum. “Mesaj attık, cevap bekliyoruz!” dediler. Sabretmekten başka çaremiz yoktu. Uzun uzun oturduk. O kadar çok bekledik ki artık sabrımız tükenmeye başladı. “Telefonla arayalım.” dedim. “Yok, biz telefonlarını bilmiyoruz” dediler. Ardından; “Bu işi bilen kişinin cenazesi çıkmış, bekliyoruz” dediler. Bir ara, “Amcanız Kürtçe konuşuyor” bahanesini ileri sürdüler. En sonunda da, “Parayı veremeyiz çünkü çok yaşlı. Belki aklı başında değildir. Ya sözleşme yazıp imzalayacak yahut noterden kendine vekil tayin edecek” deyip parayı vermediler. “Yahu etmeyin eylemeyin, adam doksan dört yaşında ne uğraştıracaksınız bizi? İşte kendisi karşınızda, istediğinizi sorabilirsiniz. Hem zaten bütün resmi evraklarda önemli olan imza değil mi, atsın işte imzayı. Üstelik kameralar otomatik görüntü alıyor zaten” dedim ama dinlemediler. Oysa işlerine geldi mi kefilsiz, şartsız şurtsuz kredi veriyorlar. Çünkü faiziyle birlikte alabiliyorlar. Almaya gelince kolaylaştırıp vermeye gelince yokuşa sürüyorlar işi. İtirazlarımız bir işe yaramadı.
Öfkeyle çıktık oradan. “Madem prosedür diye bir şey var, o vakit uyalım bakalım” dedim. Gittik notere, hay gitmez olaydık! Yaşı ileri olduğu için sağlık raporu almanız gerekir, demezler mi bize? “Allah aşkına alacağımız para, bir aylık maaş kadar bile değil, neden bu kadar zorlaştırıyorsunuz” dedik ama kabul etmediler.
Bu kez de hastanenin yolunu tuttuk. Psikiyatriye randevu almak gerekirmiş. Aldık. Psikiyatri doktoru Kürtçe bilmediği için amcanın ne dediğini iyi anlayamadı. Kendi eksikliğini kapatmak için işi mahkemeye sevk etti. “Amcanıza bir vasi tayin etmeniz lazım” dedi. Daha o aşamada bile epey harcamamız olmuştu. Neredeyse vazgeçecektim. Neyse ki aklı başında, işini iyi yapan bir memura denk geldik. Engelli kadrosuyla işe girmiş ancak yüreğinde, niyetinde hiçbir engeli olmayan bir hanım kız ne yapacağımızı güzellikle anlattı da işimizi gördük. Ona çok dua ettim. Koskocaman bölge hastanesinde –o hanımefendi hariç- kime bilgi danıştıysam yanlış yönlendirdi. Zemin kat ile birinci kat arasında asırlık amcamla in çık-in çık mahvolduk.
Sonunda iki psikiyatri bir nöroloji doktoruna muayene olup raporumuzu aldık. Tekrar geri koş ki notere yetişesin. Koştuk, yetiştik. Oradan da bankaya koşturduk. Çünkü sağlık raporu ile vekaletnamenin süresi bir günlüktü. Gün kavuşurken işimizi bitirdik. Fakat bizim de dizimizde derman kalmadı. Bankadakilerin son söyledikleri de şuydu: ‘Kendimizi riske atamazdık. Onun için parayı vermedik!’ İşte sana saygı, işte sana hizmet anlayışı!
Muavin Necmi:
-Oh be, bitirmişsin şükür. Bir an yeni engellerle karşılaştığını anlatacaksın sandım.
-İşte ben de senin gibi “Oh be!” dedim işimiz bitince. Yani onca zahmeti çektirdikten sonra suni bir mutluluk yaşattılar bize. Bir çocuğa eşyasını kaybettirip buldurmak gibi bir şey!
Kahveci İsmail:
-Amcana yardımcı olacaklarına engel çıkarmışlar. Yazıklar olsun be!
-Maalesef öyle! Bizim kültürümüzde yaşlılar bilge insanlardır. Onlar için ulu çınar, deriz. Bereket kapısı, deriz. Ailenin büyüğü, deriz. Yapılacak iş varsa önce onlara danışılır. Tecrübelerinden istifade etmek için müracaat edilir kendilerine. Yaşlılarımıza saygı göstermek en büyük vazifelerimizdendir. Gel gör ki demokrasinin inşaa ettiği hukuk sisteminde yaşlılarımız bunak, aklı ermez, ne yaptığını bilmez birer fert olarak görülmektedir. Adeta toplumda yerleri yokmuş gibi. Şimdi tutup neresini savunayım demokrasinin?
Özgürlük dersin ya Şükrü kardeş, kâtip efendinin dediklerini duydun. Bu halk Müslüman; elbette camisine, ibadetine kimse bir şey demiyor, diyemez. Ancak Müslümanlık sadece camiyle, ibadetle bitmiyor ki. Dışarıya adımını attığın an, konuşmaktan tut alışverişine kadar, yürümekten tut giyim-kuşamına kadar hayatın her zerresinde uygulanan bir sistemin adıdır Müslümanlık. Toplumu ihya eden ahlâk, edep, hayâ, hak, hukuk, nezafet, nezâket, güven, doğruluk gibi evrensel ilkelerin toplamıdır Müslümanlık. Yazık ki pek çok yerde beşeri kanunlar olması gerekenin tam tersine hükmediyor! Bilirsiniz illa ki, hırsızlığın-arsızlığın caydırıcı cezası yok, ebeveyn çocuğuna kızsa ağır cezası var. Topluma vekalet eden vekile dokunulmuyor, ona vekalet verenlerin gözünün yaşına bakılmıyor. Hayvan haklarının insan haklarından fazla olduğu bir sistemde yaşıyoruz. Anlatmakla bitmez. Anlayacağınız, demokrasi dediğimiz şey, teorik olarak en güzel kelimelerle, en güçlü kavramlarla, en inandırıcı cümlelerle ifade edilse de pratikte hiç de öyle değildir. Benden söylemesi!”
Memur emeklisi Şükrü:
-Yani demek istiyorsunuz ki demokrasi güçten yanadır, kapitalizmin sihirli değneğidir, öyle mi?
Kahveci İsmail:
-Biraz öyle değil midir Şükrü Ağabey? Bak, daha vekil seçerken başlıyor süreç. Neden halk hazırlamıyor vekil listelerini? Çünkü bilgisi, ehliyeti, liyakati ne olursa olsun parası olmayan biri katılamıyor siyasete. Ön şartı belli miktarda para yatırmak değil midir bu işin? Yani seçme özgürlüğün var gibi gözükse de yine önüne koydukları listeden birini tercih etmek zorundasın. Dolayısıyla güç neredeyse demokrasi oradadır.
Memur emeklisi Şükrü:
-Yahu kafamı karıştırdınız! Ben demokrasinin tercih konusunda seçme özgürlüğü sunduğunu söyledim. Siz gidip bilmem hangi konular üzerinden örnek verdiniz. Konu nereye saptı anlamadım ki!
Ramazan Amca:
-Keşke tanımlandığı gibi uygulansaydı. O vakit sen haklı olurdun Şükrü kardeş. Zaten uygulamadaki çarpıklığı anlattık tecrübemiz miktarınca. Bizden akademik düzeyde eleştiri yapmamızı bekleme. Görüp yaşadıklarımız üzerinden anlattık demokrasiyi. Bize yansıma şekli bu!
-Peki, öyle olsun, dedi memur emeklisi Şükrü. Saatine baktı, daha zaman vardı. Kahveci İsmail’e seslendi:
-Birer çay ver İsmail, demokrasi kriterlerine uygun olsun!
Hep birlikte gülüştüler. Çayların servis edilmesiyle birlikte başladılar köy işlerinden konuşmaya. Böylesi daha iyiydi!