Tarih boyunca insanlığın uğruna savaşlar verdiği, adına destanlar yazdığı ve yokluğunda medeniyetlerin çöktüğü en temel kavram “adalet”tir. Kadim İslam geleneğinde "Adalet mülkün temelidir" düsturuyla ifade edilen bu hakikat, yalnızca devlet yapısının değil kâinattaki ilahi dengenin de taşıyıcı sütunudur. Evrende zerreden kürreye müşahede edilen eşsiz nizam ve intizam, ilahi adaletin fiziki âleme yansımasının bir tecellisidir. Ancak bugün küreselleşen dünyamızda belki de tarihin en büyük anlam erozyonuna uğrayan kavramların başında "adalet" kavramı gelir. Şu an insanlığın içerisinde bulunduğu bunalımın ana kaynağı da budur. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu bunalımdan onu kurtarabilecek yegâne adalet anlayışı, ancak İslami adalet anlayışı olabilir.
İslam düşüncesinde adalet, “وضع كل شيء في محله” her şeyi hakkı olan yere, olması gereken yere koymaktır. Bunun mefhumu muhalifi, bir şey yerli yerinde değilse orada adaletsizlik vardır, orada zulüm vardır demektir. Dolayısıyla adalet, hukuki bir prosedür ya da mahkeme salonlarındaki bir kural dizisi değildir. Adalet, bir varoluş meselesidir. Adalet olmazsa dünyanın düzeni bozulur. İlahi kelamda, "Şüphesiz Allah; adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder."[1] ayetinde adaletin iyilikle beraber emredilmesi; salt bir ahlaki tavsiye değil, kâinatın düzenini korumaya yönelik ilahi bir çağrı, hayatın kendi fıtratına döndürülmesini sağlayacak Rabbani bir fermandır. İslam’ın adalet anlayışı, kaynağını doğrudan ilahi vahiyden alır. Kişiye, zamana ve mekâna göre değişiklik arz etmez. İslam adaletinde "seçicilik" veya "çifte standart" yoktur. Adalet; akrabaya, zengine, güçlüye veya dindaşa gelince işleyen; düşmana, fakire veya ötekine gelince duran bir mekanizma değildir. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) "Kızım Fâtıma da çalsa cezasını veririm" kararlılığı; soy, sınıf, nesep imtiyazlarını tamamen ortadan kaldıran mutlak eşitlik ve hakkaniyet anlayışının en somut örneğidir. Burada adalet bir lütuf değil, ifa edilmesi zorunlu ilahi bir emanettir. İslam tarihi bu gibi misallerle doludur.
Buna karşılık günümüzde "çağdaş adalet", "küresel adalet" ya da "modern hukuk" ambalajıyla sunulan kavramsal çerçeve, teoride parlak sloganlara dayanmakla birlikte pratikte gücün vesayeti altındadır. Modern seküler adalet anlayışı, ilahi bağlarından koparıldığı için ahlaki bir temele değil; çıkar ilişkilerine, güç dengelerine ve dönemsel toplumsal sözleşmelere dayanır. Özellikle 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze savaşıyla bu, şüpheye mahal vermeyecek şekilde bariz olarak görüldü. Adaleti tesis etmek için kurulan uluslararası kurum ve kuruluşların, adaleti ayakta tutmak için değil belki bazı kişi, kurum, kuruluş ve ülkelerin menfaatlerini korumak için kullanıldığı açıkça görüldü. Dünya barışını korumakla görevli olan Birleşmiş Milletler, NATO, Uluslararası Adalet Divanı ile Uluslararası Polis Teşkilatının (INTERPOL); Amerika ve israilin çıkarlarını koruyan kuruluşlar olduğu görüldü. Eğer katliamlarla suçlanan kişinin adı Vladimir Putin ise adı geçen kuruluşların tamamı onu yargılamak, tutuklamak, yaptırımlar uygulamak için ellerinden gelenin fazlasını yapar. Ama bu kişinin adı Binyamin Netanyahu ise bırakın hakkında işlem yapılması, kararı veren yetkililer görevlerinden el çektirilir, uyduruk suçlamalarla suçlu duruma düşürülür. Tüm teknolojik ve ekonomik araçlar kullanılarak, banka hesabını dahi kullanamayacak hale sokulur. Kameralar önünde Ukrayna’da bir hastanenin bombalanmasından duyduğu üzüntü yüzünden gözyaşı dökenler, Gazze'de tüm hastanelerin bombalanmasına ses çıkarmadı. Adı geçen kurumlardan hiçbiri, Epstein Adası'nda dünyanın birçok ülkesinden gelen siyaset ve iş insanlarının yaptıkları hakkında tek bir işlem yapmadı.
Kanunlar ve uluslararası hukuk metinleri, zayıf devletleri ve kitleleri kontrol altında tutmak için birer araç olarak kullanıldı. Küresel güç odakları söz konusu olduğunda aynı hukuk kuralları bir anda işlevsiz kaldı. Dünya genelinde yaşanan işgaller, çifte standartlar, ekonomik sömürüler ve mazlum coğrafyalara reva görülen zulümler karşısında uluslararası kurumların takındığı tavır, "çağın adaleti" dedikleri yapının aslında "güçlü olanın haklı sayıldığı" bir orman kanunundan ibaret olduğunu açıkça gözler önüne serdi. Modern dünya, adaleti insan hakları beyannameleri ve uluslararası sözleşmeler ile kurumsallaştırdığını iddia etse de ruhu ve vicdanı olmayan bu bürokratik yapı, biçimsel bir eşitlik vaadinin ötesine geçmedi. Kâğıt üzerinde herkes eşittir; fakat pratikte bazıları "daha eşitti".
Günümüz dünyasında adalet, bazı kesimlerin çıkar ve menfaatleri için, kanun kılıfıyla âdeta katliam yapan merhametsiz bir kılıç gibidir. Çünkü bu adalet anlayışı, insan aklına, çıkar odaklarına ve çoğunluğun tahakkümüne dayanır. Bu adalet anlayışında dün "suç" ve "gayriahlaki" kabul edilen bir husus, bugün yasal bir hakka dönüşebilmektedir. Oysaki İslam adaleti, değişmez ilahi ilkelere dayanır. Zamanın ve konjonktürün değişmesiyle hak bâtıla, bâtıl da hakka dönüşmez. Hatta karşıdaki kişi bir düşman da olsa durum değişmez. Çünkü İslam adaletinin sarsılmaz omurgasını oluşturan Kur’an; "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder"[2] ve "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin"[3] buyurarak düşmana karşı adaletsiz davranmayı bir akide meselesi olarak ele alır ve bunu yasaklar.
İnsanlar, çağın kokuşmuş, çıkar ilişkileri üzerine kurulmuş ve zalim olan bu adalet anlayışını benimsemektedir. Bunun içindir ki bu adaleti tesis etmek isteyenler, polisiye tedbirler ve ceza korkusuyla bunu icra etmeye çalışmaktadır. Buna rağmen suçların önü alınamıyor. Suç oranları her geçen gün artıyor. Oysaki İslam adalet anlayışı, bireyin vicdanına ve Allah katındaki hesap verme bilincine (takva) endekslidir. Müslüman; kimsenin olmadığı, herhangi bir polisiye tedbirin, kameranın ve mahkemenin olmadığı bir yerde de adaletli olmak zorundadır. Çünkü İslam kişilerin sadece kendi aralarında değil, hayatlarının her alanında adaletli olmayı emreder. İslam Adaleti, yalnızca bireysel veya sınırlı kamusal alanları düzenlemekle sınırlı değildir. İslam adaleti; bireyin kendi nefsiyle olan ilişkisinden aile hayatına, iktisadi muamelelerden devletlerarası ilişkilere, hatta çevre ve hayvan haklarına kadar hayatın tüm katmanlarını kapsayan ve yeryüzündeki her zerreye hakkını şefkatle teslim eden cihanşümul bir nizamdır. Buna inanan Mümin bir kişi, polisiye tedbirler ve ceza korkusuyla değil, Allah emrettiği için adaletli olur, her haklının hakkını teslim eder.
Bugün insanlık, çağın sunduğu sahte adalet illüzyonlarından, süslü ama içi boş, kof hukuk retoriklerinden bıkmış durumdadır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye insanlığın ortak feryadı, zedelenen adalet duygusunun tamir edilmesidir. Vicdanları kanatan bu tablo karşısında yeryüzünün en çok ihtiyaç duyduğu şey, İslam’ın çağı aşan adalet sesidir. Adaletin sesini yeniden gürleştirmek, İslam toplumlarının ve entelektüellerinin omuzundaki en büyük sorumluluktur. Bu ses; mazlumun rengine ve inancına bakmaksızın yanında duran, zalimin kimliğine bakmaksızın karşısına dikilen Hz. Ömer adaleti, Hz. Ali feraseti demektir. Çağın çürüyen vicdanına ve güce tapan hukuk sistemine karşı alternatif değil yegâne kurtuluş reçetesi; adalet mizanını heva ve heveslerden çıkarıp yeniden vahyin şaşmaz terazisine bağlamaktır. Ancak o zaman adalet sadece bir temenni olmaktan çıkıp yeryüzünde huzurun ve emniyetin teminatı hâline gelecektir.