Varlığın içinde gözleri açık olmak, dehşet verici olsa bile yaşamak bir mucizedir. İnsanın kendisine verilen bu mucizeyi sürdürme çabası, insanı insanlaştıran mücadelenin doğuşuna vesile olur. Hayatta kalma dürtüsü, aç kalarak acı çekme veya ölme korkusu, yarınki ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamayacağı belirsizliği, en kısa sürede ve meşru-gayri meşru bütün yöntemlerle sınırsız mülkiyet sahipliği çılgınlığına ve durmadan dünyalık biriktirme hırsına dönüşür.
Materyalizm bu dürtüyü alevlendirip bitmeyen bir döngü içinde sürekli üretip sürekli tüketen bir karaktersizlik oluşturmak için çaba harcarken, Allah katından bize indirilen din, rızık endişesinden kaynaklanan bu vahşi karaktersizliği helal kazançla terbiye edip biyolojik bir canlıyı insan seviyesine ulaştırmaya çalışır.
İslam, insana öncelikle rızkı için çalışmanın bir ibadet biçimi olduğunu öğretir. Yani rızkını temin için çalışmayı şart görür. Ama İslam'a göre insan, rızkı için çalışmanın ötesinde de değerler taşıdığında insan olur. Yani İslam bizleri, “rızkını hayatı için harcama özgürlüğüne” sahip kılar ve bizi “hayatını sadece rızık için harcama köleliğinden azad eder”. Rızık endişesi ile yükselen durmadan biriktirme güdüsü, terbiye edilip sınırları çizildiğinde, sınırların dışında kalan tüm alan özgürlük alemimiz olacaktır. Özgürlük de insanın başat karakterlerindendir.
Rabbimiz bize der ki helalinden çalış ama sonra tevekkül et, kanaatkar ol ve sakın korkma! Çünkü rızkını kazanmak için çalışıp çabalasan da rızkın kaynağı ve dağıtıcısı sen değilsin. Modern dünyanın insana lanse ettiğinin aksine, insan kesb ile (çalışıp çabalayarak) rızkını arar ama yine de rızkı yaratan insanın çabası değildir, rızkı yaratan Rezzak olan Ezeli İradedir. Mesela rızkın için toprağı sürebilirsin, tohum ekebilirsin veya ticaret için okyanuslarda gemiler inşa edip yolculuk yapabilirsin. Ama toprağın mahiyetini belirleyemez, suyun o toprakla beraber tohumu filizlendirme iradesini oluşturamaz, rüzgârı, dalgaları, suyun kaldırma kuvvetini yaratamazsın. Varlığa yapabilirlik özelliğini ve dengesini bahşeden tek bir Güç vardır ve bu Güç, tüm varlığın yegâne sahibidir.
Öyleyse toprağın ve okyanusun sahibine güvenmek özgürlüğün yegâne yolu değil midir? Yoksa durmadan kazıdığımız rızık endişesinin kuyusunda hapsolur, bir sıfırın etrafında döne döne oluşturduğumuz girdapta, ayağımızda biriktirdiğimiz mallardan yapılmış ağır güllelerle derinlere batarak boğuluruz. Bize bir mucize olarak verilmiş olan hayatı, bir hiç uğruna, hiç yaşamadan tüketip bitiririz.
Rezzak olana duyulan bu güvenin adıdır tevekkül. Tevekkül asla dünyadan el etek çektiren tembellik değildir. Sonsuza teslimiyetle oluşmuş dinamik bir ahlaktır. Bu ahlak, oluşturulmuş statik rızık kaygısını siler ve insanı modern kapitalist dünyanın oluşturduğu çarkların kölesi olmaktan kurtarır.
Helal kazanç ise işte tam burada, rızık endişesinden kurtulmak ile oluşmuş özgür iradeyle gerçekleştirilen bir seçimdir. Seçebilmek, insani bir özgürlük biçimidir. Her kazancı değil, sadece helal olanı seçmek, özgürlüğün mutlak iradesidir.
Maalesef hız ve sürekli tüketim çarkı üzerine kurulu modern kapitalist sistem, hayatın anlamını arama erdemi yerine, rızık endişesini yaşamın temeline yerleştirdi ve oluşturduğu yapay kaygılarla bugün insanlığın kalbinden helal kazancı sildi. Hepimiz etrafımızda bunun yüzlerce örneğini görüyoruz. Yeni nesil artık her ne şekilde olursa olsun ama mümkün olan en kısa yoldan zengin olma hayallerinin peşinde koşuyor. Bu da onların felaketi oluyor. Kumar, kripto para piyasaları, bahis şirketleri, hırsızlık, faiz, tefecilik, rüşvet çarkları, içinde sevgi barındırmayan miras kavgaları, dolandırıcılık… helalinden alın teri dökerek rızkını kazanma ibadetini değil, mümkünse başkalarının sırtından kısa yoldan zengin olma arzusunu besliyor. İşte bu karakter bugün gençlerimizin de felaketi oluyor.
Bu düzeye tırmandırılan rızık endişesi, insanın faniliği ile yüzleşmesinin en büyük barikatı oldu. Geleceğin belirsizliği korkusuyla, sürekli biriktirme ahlakını hayat felsefesine dönüştürdü ve hatta tüm geleceğini şimdiden ipotek etmesine sebep oldu. İnsanlar durmadan gelecek kaygısıyla geleceklerinden yiyorlar. Uzun vadeli, yüksek faizli krediler çekiyorlar. Böylece ömür, bize verilen bir mucize olmaktan çıktı ve zamanımızı yiyen bir korku canavarına dönüştü. Hiç tükenmeyen rızık kaygısı, yaşamı, sürekli sabit bir noktada koşan ve hiç yaşanmayan bir hiçe dönüştürdü.
Oysa terbiye edilmiş rızık talebi, helal kazanç yoluyla, insanı Rabbine dayanmış bir kanaatkar kılar. Kanaatkar olma ile terbiye edilmiş bir ruh, var olma korkusunun körüklediği rızık endişesi ile geleceğini ipotek etme gereği duymaz. Bu güven onu meşru yani helal kazanç yolunda yolda yürütür. Sonsuz tüketim ve doyumsuzluktan gelen ahlaki ve ruhi bir çöküş yaşamaz. İçinde yaşadığı doğayı yağmalamadan, kendi öz doğasıyla, beraber yaşadığı toplumuyla ve en önemlisi yaratıcısının rızasıyla uyumlu, haddini bilerek özgür bir yaşamın sınırları içinde kalır. Evet, haddini bilmek (sınırlarını çizmek) özgürlüktür. Başkasının hakkına uzanan sınırlar haramdır. Hayatının hırsızı hırslarının kölesi olmaktan kurtuluş ve güzel ahlakla kendi hayatının efendisi olmaktır.
Helalinden kazancına kanaat getirmek hayatın zenginliğidir. Lüks içinde yaşamdır. Çünkü zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duyarak yaşayabilme sanatıdır. Zenginlik, nesnelerin kölesi olmaktan ve nesneleri sürekli biriktirme hırsızlığından kurtulmaktır.
Rabbimiz, kanaatkar olamamış, paylaşma erdemini kazanamamış biriktiricileri, toplumlarının ve kendi hayatlarının hırsızı olarak bize tanıtır.
“O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak (onlara): "İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!" denilecek.” (Tevbe: 35)
Büyük hırsızlık, muhtacın ihtiyacını alması değildir, büyük hırsızlık doyumsuzca ihtiyacından çok fazlasını biriktirmektir. Gereğinden fazla biriktirmek, rızkı insanlığın hizmetinden alıkoymaktır ki bu da hırsızlıktır. Bugünkü zalim kapitalist sistem de Rabbimizin bu ayetinin delilidir. Dünyanın birçok bölgesinde yetersiz beslenme nedeniyle ölen bebeklerin, çocukların ölümlerine, insan nüfusunun büyük oranının çektiği sefalete işte bu biriktirme ahlaksızlığı, bu doyumsuz biriktiriciler neden olmaktadırlar.
Küresel servetin neredeyse yarısı, insanlığın sadece yüzde bir oranındaki biriktiricilerin kilerinde depoludur. Dünya nüfusunun yarısının, yani dört milyar insanın küresel servetten aldıkları pay ise sadece ve sadece yüzde ikidir. Bundan daha büyük bir zulüm, daha vahşi bir hırsızlık olur mu? Bu servetin çok büyük bir oranı ise kapitalist Barbar Batı’nın hakim olduğu coğrafyalarda istiflidir.
Oysa Rabbimiz biz Müslümanlara rızık endişesi içinde hayatımızı sürekli biriktirmek ile heba etmenin ötesine geçmenin yanında, helalinden edindiğimiz rızkın ihtiyaçtan fazla olanını paylaşmayı emreder. Bizleri yüce bir ahlak üzerine yetiştiren Rabbimize hamdu senâlar olsun!
“…Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.” (Bakara: 219)