ZULME KARŞI DURAN ÂLİMLERİN MİRASI
"Hakkı batılın üzerine atarız da o, batılın beynini parçalar. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiştir." (Enbiyâ: 18)
İnsanlık tarihi hak ile batıl, adalet ile zulüm, iyilik ile kötülük, güzel ile çirkin sözün mücadele tarihidir. Bu mücadelede bazen ordular, bazen kalemler, bazen de cesaretle söylenmiş hak, doğru, hikmetli ve güçlü bir söz belirleyici olmuştur. Bu bağlamda İslam, ilim ehline yalnızca öğrenme ve öğretme görevi vermemiş; ona her zaman ve zeminde doğru konuşma, hakkı savunma, adaleti ayakta tutma ve zulme karşı sessiz kalmama sorumluluğu da yüklemiştir. Bu sorumluluk çerçevesinde İslam âlimi, bildiğini yaşadığı gibi gerektiğinde hak uğruna bedel ödemeyi, evlad u iyaldan vazgeçmeyi ve canını vermeyi de bilir.
İslam, sözü hikmetin membaından çıkmış sayar.
"Hak söz, kılıçtan keskindir." sözü İslam düşüncesinin özünü yansıtır.
Kılıç bedenleri yaralar; ama düşünceyi etkilemez. Hak söz ise etkiler, vicdanları uyandırır, toplumun yönünü değiştirir. Tarih boyunca zulüm düzenleri, çoğu zaman kılıçla değil; sözün gücüyle, tesiriyle ve hakikatin cesaretle dile getirilmesiyle sarsılmıştır. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Wesellem) 23 yıllık nübüvveti ve davet süreci sözün güce, kelimenin kuvvete, hak dilin kılıca galebesinin en belirgin örneğidir.
Kur'an-ı Kerim, adaleti bütün müminlerin ortak sorumluluğu olarak tanımlar:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun." (Mâide: 8)
Bu ilahi emir, bize adaletin toplum, aile, kişi, kimlik, cinsiyet, makam, imkân veya menfaate göre değişmeyeceğini ferman buyurur. Adalet, hayatın dengesini kurmaktır. Bu denge, herkes için lazımdır ve olmalıdır.
Adaletin tesisi, hak söz ve doğru ifade ile ilintilidir.
İlgili ayette "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun." (Âl-i İmrân: 104) buyrularak adaletin tesisinde söz, tebliğ, ifade ve davetin toplumsal sorumluluğuna dikkat çekilmektedir.
Hak, yüce ve üstündür.
Hakkın hatırı, her hatırdan daha üstün ve önceliklidir.
Hakkın ikamesi, batılın izalesi demektir.
Hakkın hâkimiyeti şirk ve küfrün iflası demektir.
Hakkın tesisi, iyiliğin kötülüğe, doğrunun yanlışa, adaletin zulme, haklının haksıza galebesi demektir.
Bu bağlamda Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Wesellem) de hakkı savunmanın gerekliliğini şu hadis-i şerifleriyle belirtmiştir:
"Cihadın en faziletlisi zalim yönetici karşısında hakkı söylemektir." (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Fiten, 13)
"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin." (Müslim, Îmân, 78)
Bu iki nebevi söz/beyan mümin kişi ve toplumun kötülük karşısında duyarsız kalamayacağını ifade etmektedir. Ancak bu sorumluluk yerine getirilirken sözün hikmet, letafet, hilm, tesir, hukuk ve ahlak boyutu da ihmal edilmemelidir.
Hz. Musa'nın Firavun karşısındaki mücadelesi bunun en güzel örneklerinden biridir.
Bir yandan Allah’ın seçkin bir kulu, vahyin adresi ve peygamber Musa; diğer yandan zalim, tağut ve rablık iddiasında bulunan küstah Firavun…
Ama Yüce Allah, Hz. Musa ve Hz. Harun'a, "(Gidin) Ona yumuşak söz söyleyin." (Tâhâ Suresi: 44) buyuruyor.
Bu ilahi emir, hakkın anlatılması ve savunmasında davranış kadar üslubun da önemli olduğunu gösterir.
Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Wesellem) müşrik, münafık, Yahudi ve Hristiyanlara karşı davet ve tebliğinde tutum, strateji ve yaklaşımı bunun en güzel ifadesi ve örneğidir:
"(Ey Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle davet et. Onlarla en güzel üslup ne ise onunla mücadele et…” (Nahl Suresi: 125)
İslam tarihi, hakkı savunma uğruna sıkıntılara katlanan âlimlerin örnekleriyle doludur. Hazret-i Hüseyin, İmam Ebû Hanîfe, İmam Şafii, Ahmed bin Hanbel, İmam Rabbani, İbn-i Teymiyye, Hasan-ı Basri, Şeyh Şamil, Üstad Bediüzzüman, Şeyh Said, Hasan El-Benna, Şeyh Ahmet Yasin ve Molla Mustafa Durgun bu örneklerden bazılarıdır.
Kimi ilmin bağımsızlığını korumak için devletin kadılık teklifini kabul etmemiş,
Kimi haksızlığa boyun eğmemiş,
Kimi ilmin izzetini dünya menfaatine tercih etmiş,
Kimi ilimle cihadı mücadele potasında eritmiş,
Kimi zulmün sarayında korkusuzca hakkı haykırmış.
Hiçbiri bu uğurda başa gelen işkence, hapis, sürgün veya şehadetten geri durmamıştır.
İlmiyle amil, ameliyle kâmil, mücadelesiyle öncü bu örnekler, ilim ve âlimin değerinin ancak hakikate bağlı kalmakla, hak sözü izzetle dile getirmekle korunabileceğini göstermektedir.
Mürekkebi şehidin kanından üstün tutulan âlimler, İslam tarihinde zulme karşı izzetli duruşun en güzel örnekleri olmuşlardır. İslam davasını sadece sözle, tebliğle ve ilimle değil kendi duruşları, tavırları ve örnek hayatlarıyla da ortaya koymuşlardır. Âlimlerin etkisi, sadece ilimleriyle olmamış; güvenilirlikleri, tutarlılıkları, ferasetleri, hikmetli hareketleri, güzel ahlakları ve sözlerinin kıymetiyle de olmuştur. Bu bağlamda Müslüman toplumlar, hakikati yaşayan ve anlatan ilim ehli âlimlere her zaman gereken değeri vermiştir.
Söz, özün aynasıdır. Zira söz ile davranış arasındaki uyum gönülleri fetheder, söze tesir kazandırır ve güveni artırır.
"Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?" (Saff Suresi: 2)
Ayeti davranış ile söz arasındaki tutarlılığın önemini vurgulamaktadır.
İlim, sadece bir öğrenme süreci ve bilgi birikimi değildir;
İlim, aynı zamanda bir emanet almak, görev üstlenmek ve mesuliyet yüklenmektir.
Âlimin görevi; sahih ve yeterli bir bilgi donanımı, sorumluluk bilinci, insanları kırmadan uyarmak, adaleti gözetmek, fitneye kapı aralamadan hakkı savunmak ve her şartta güvenilirliğini korumak olmalıdır.
Âlim, sadece öğreten, ders veren, öğrenci yetiştiren ve vaaz eden değil; aynı zamanda topluma öncülük eden, hakkı temsil eden ve adaletin tesisi için uğraşandır.
Âlim, dil ile düzeltme makamıdır.
Âlim, hakkı savunurken öfkeye değil hikmete, peşin hükme değil delile dayanmalıdır.
Âlim, İslam'ın mutedil, müstakim ve mu’tesim çizgisi doğrultusunda hareket etmelidir.
Söz, tesirini haktan aldığı için âlimin sözü zulme ve zalime karşı binlerce kılıç, silah ve füzeden daha etkilidir.
İmam Gazzâlî ilmi, makam ve menfaat için kullananları eleştirir. Gerçek âlimin Allah rızasını öncelemesi gerektiğini vurgular. İhyau ‘Ulumuddin’in diriltici gücü buradan gelir.
İslam Şairi Mehmet Âkif Ersoy, vaazları ve eserleriyle milletin İslami vicdanını diri tutmaya çalışmıştır. Safahat’ın milyonlar dilde yer bulması bu çabanın bir semeresidir.
Bediüzzaman Said Nursî ise hakikatin zorbalıkla değil, ilim ve ikna ile anlatılması gerektiğini savunmuş, bu uğurda bir ömre bedel bedeller ödemiştir. Bugün Risale-i Nur Külliyatının birçok dile çevrilmesi, dünyanın farklı bölgelerinde okunması ve iman hakikatlerinin izahında önemli bir kaynak olarak görülmesi, onun ihlasla söylenmiş sözlerinin tesirini göstermektedir.
Bilgi kirliliği, yalan haber, dijital manipülasyon, sosyal medya linçleri, ayrımcılık ve ekonomik adaletsizlikler çağımızın önemli zulümleri ve haksızlıkları arasında yer almaktadır.
"Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirdiğinde onu araştırın." (Hucurât Suresi: 6) İlahi emri, dijital çağda ilme ulaşmanın, âlimin değerini bilmenin, doğruluğu araştırmanın ve sorumlu davranmanın önemini bir kez daha bize hatırlatır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de âlimlere ve ilim ehline düşen görev, dini öfkenin değil hikmetin diliyle anlatmak; insanları ayrıştırmak yerine ortak değerler etrafında buluşturmaktır.
Müslüman âlim, bulunduğu her yer ve zamanda doğruluk, dürüstlük ve adaletin temsilcisi olmalıdır. Çünkü hak söz, sadece kürsülerde söylenen, medreselerde anlatılan, okullarda öğretilen ve kitaplarda yazılan etkileyici cümlelerden ibaret değildir; insanın hayatına yön veren ahlaki bir yansıma ve bir sorumluluk neticesidir.
Sonuç olarak zulme karşı duran âlimlerin bize bıraktığı EN BÜYÜK MİRAS, CESARETLE SÖYLENMİŞ HAK SÖZLERDİR.
Bu miras, yalnızca geçmişte yaşamış âlimlere ait değildir; bugün de her mümin, âlim ve davetçi bulunduğu çevrede hak, adalet ve merhametin temsilcisi olmakla yükümlüdür.
Rabbimiz bizleri hakkı bilen, hakkı yaşayan ve hikmetle savunan kullarından eylesin!